Şiiri Hakkında
''Atımı Bağladım İğde Dalına''/Emirali Yağan PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 16 Ocak 2012 09:58

Mehmet Çetin’in, “Atımı Bağladım İğde Dalına” adıyla yayımlanan son kitabı, Lirik Yazılar alt başlığını taşıyor. Bu belirlenimden de anlaşılacağı gibi, kitapta yer alan metinlerin belirgin ortak özelliği taşıdıkları yoğun lirizm sahiden de. Anlatı ağırlıklı bu metinlerde, Çetin, düşe-kalka geçip geldiği o uzun yol uğrakları boyunca dolaştırıyor okurunu. Yaşadıklarına tanıklık vermeye çağırıyor. Yaşadığı deneyimler, görüp duyumsadıklarıyla kimileyin buruk ve kederli olsa da, esrik bir bahtiyarlık ve tevekülle yüklüdür yine de! Yenilgiye payda saydığı okurunu hatırattan derdiği kır çiçekleriyle karşılar, geçmişte kalmış o tevatür dünyanın dervişi, abdalı ebevenlerinin ‘teberik’lerini dağıtır bir tuhaf iyimserlikle.

Her bir metin yitip giden öncellere, ahde vefa dostlara, sevgililere birer güzelleme, hatırat özelliği taşıyor. Onca yıkımdan böylesi güzellemelerle doğrulmak az şey değil. Yadedeçek ne çok arkadaş ne çok hatıra, ne çok aşk... Üstü kalsın demeye daha mı genç, oturup hatıralarını yazmaya daha mı erken? bu da ayrı mesele... Aslında mesala diyesiydik biz:
Okur “kırlara çıkmaya hazırlanan bir tay coşkusu” içindeyken, bir hapishane kulesine kurulmuş ışıldaklara yakalanabiliyor, ansızın! Yazar, nerdeyse 9 yılını geçirdiği hapishaneden çıkalı onbeş yılı bulmasına karşın, ışıldak, dışarıdaki hayatı boyunca da onu, metinler üzerinden de bizi izlemeye devam ediyor...

Döne duran ışıldağın aydınlattığı yeni çevren içinde kişiler, zaman ve mekân değişse de, birinci tekil sahış olarak merkezde kalan anlatıcı, yaşadıklarını, görüp geçirdiklerini, hayatında iz bırakanları anlatmakla bitiremiyor.
Bitmiyor çünkü hikâye, sessizce yer altına çekiliyor ırmak, kaynağını bulduğu yerde dönüyor mecrasına, bir sonra ki mesel de buluyoruz yeniden elden kaçırılmış tutamağı... Görüntü merkezine aldığı hayatının detayları üzerinden gezdirilen ışıldak imgesiyle, devam edecek olursak Çetin, bakmamız gereken yöne, yere ışık tutuyor okurlarının önü sıra. Bu gezintilerin toplamında meramın bütüncül özü, böylelikle serimlenmiş oluyor.

Işıldak, kitapta, metinler arası ilişkiyi örgütleyen bir metafor olarak geçmese de, bu örgüsel bağı anlatıların iç macerasından duyumsamak fazlasıyla mümkün. Yazarın edebiyat serüvenini yakından tanıyanlar, onun baştan beri satıraralarında okurlarına sufle vermeye, inandığını telkin etmeye dönük ve denebilirse inceltilmiş didaktik bir söylemi olduğunu bilir. kiileyin Sözcüklerin sinonim olanaklarına, seslerin yankılarıyla dönen çoğalmalarına açık katmanlı bir imge dilidir belki de onun bu didaktik tarafını da tebessümle karşılamamızı sağlayan.

Hayatını izlemeye almış ışıldağı bir olanak olarak tersine çevirdiğinde, onun gerisinde duran hafiyeler ve işkencecilerle yüz yüze geliyoruz hikayenin öbür yüzünde. Çetin’in yaşadıklarına tanıklık vermeye çağırdıkları; işkence tezgâhlarında yitip giden düş arkadaşları, ahde vefa dostları, ranza yarenleri değil sadece: ışığa yakalanmış o manyetocular, falakacılar, zebaniler, karanlıklara gizlenmiş yarasalar da var, metinlerin içerdiği yakın tarih panaromasında…

Bu metaforik yaklaşımı sürdürecek olursak, imgelemde beliren şu oluyor: katilini de tanıklık vermeye çağırıyor kurban. Bu yüzleşmede insani bir umar yok sadece, belki bir de Stockholm Sendromu dediklerine benzer bir hal var. Yoksa ya niye, öyküsünün kahramanı yaptığı işkencecisini tuhaf bir ‘senlı benlilikle’ taşıyor hayatında, öykümüzün o bildik kahramanı. Burasında kahraman, anlatıcı, yazar karışıyor birbirine. Yitirdiğimiz bu ayrımda dönüp, yazar-şairliğinden öte bir de en eski dostumuz olan Mehmed’imizin
yakasına yapışacağız belli ki birazdan. Hemen her metninde, bir zamanlar yaşadığı tutsaklığına gölge etmiş kim varsa hatırlanıyor, hatırlatılıyor bir vesileyle:
“Çocukluğunu yeniden bulmuş bir insan sevinciyle yamacı tırmanıyorum ki, siren sesi.. neler oluyor orada; siren sesi gidip bizim grubun yanıbaşında susuyor: ben pusudayım: gölge olup kendi ardıma saklanıyorum o an…”

Kaçıp kovalamacalarla geçen gençlik yılları üzerinden onca zaman geçmişken, görülen kâbus, geçmişe dair saplantı, bir hatırlanış mı sadece? Çetin’i daha insaflı anlamak için yığınla nedenim var. Onun kitabındaki anahtar deyimle “geniş zaman gerçeğine” işaret eden biteviye bir durumdur bu aynı zamanda. Değil mi ki, sokaklarda durmadan canavar düdükleri ötmekte, termal kameralar, ışıldaklar dönmekte, biteviye meterisler, tuzaklar kurulmakta, ölüm mangaları şarjör değiştirmektedir ha bire, ve daha neler neler...

“Yeryüzünün en güzel iyimserliğini paylaşmayı” düşlediği “komşu bahçelerde büyüyen o çocukluk günlerinden” başlamıştır “günlerin cehennemine yolculuk.” Ömürce sürüp gidecektir bu; sıladan sürgüne, zindandan o kayıp ülkeye bu hasret, bu sanrılı yolculuk, düş kırıklıklarıyla.
Anlatıcı, dünyanın en iyimsersem Şarlo’su olmaya çabalasa da, son hız geçerken aldığımız bir tutam fesleğen kokusundan başka da tesellimiz kalmıştır.

Dünya lirizmini yitireli, atımızı bağlayacağımız bir iğde dalı bile kalmamıştır oysa...
Dikenini kabulümüz saysak da, artık tutunacak bir tutamak değil sanki o iğde dalı da... “Dağılmış bir pazaryerine düşmüş” anlatıcı “çok çok daha şaşkın,” bu yüzden. İlgili metnin bir yerinde dillendirdiğince:

“Hatırla eğilip önlerinde, geçilmeden o hatıralardan; o kavil: o karar: o ikrar uğraklarından geçilmeden, kişi varamıyor kalbinin kıyısına..”
M. Çetin’in ana meramı da bu cümlede saklı vesselam:
“Vicdan”, “ahde vefa”, “kadir kıymet”, “mihnet”, “muhannet” gibi babalarımızdan ödünç kavramlara sıklıkla başvurması bu yüzden. Dilin kifayet etmediği zamanelikte, babalarımızın dil dağarında kalan o tılsımlı kelimelerdir, bu sessiz çığlığı, bu lirik yakarıyı tarif edecek belki yine...
Sözü uzatmadan kıssaya dönelim meselimizin akarınca giderek:
Yıllar süren bir yazma serüveniyle biriktirilmiş kitap, kanımca tasarlanmamış bir romanın yapı taşlarını, harcını da taşıyor kendinde, şiddetle. Metinler birbirlerinden bağımsız ve uzak zaman dilimlerinde yazılmış; konuları ve anlatı teknikleriyle farklı olsalar da, toplamlarında, yazarına ukde kalmış “ahde vefa” bir meramı tasarlar kendileriyle. Tanıklıklara hasredilmiş bir uzun arka - plan hikâyesi, kitap boyunca bu dolayımla sürer. Sayfalar ilerledikçe beliren, kendini daha bir hissedilir kılan romanesk yapı, ışığın gezdirildiği detay metinlere ustalıkla serimlene gider...

Belki de hiç tasarlanmamış bu gizli biyografik romanın taa evvelinde Çetin’in ilk kitaplarından biri olan ‘Asmin’ var. Oradan okurunun aşina olduğu sesler, kokular, duyarlıklar var. Bir dizi şiir kitabından sonra Asmin, Çetin’in devamı beklenen nesir kitaplarından ilki olarak kaldı geride. Beklenen, “Atımı Bağladım İğde Dalına” adlı bu kitap sayılacaksa, bir kez daha haklıdır:“her yazarın ömrünce yazdığı aslında bir tek kitaptır” diyen.

Ana izleklerine kısaca da olsa işaret etmeye çalıştığımız M. Çetin’in bu son kitabıyla beraber, Asmin’in yeni baskısı da yine Agora Kitaplığı tarafından okurun ilgisine sunulmuş. Yayımlandığı ilk andan başlanarak kendisi için ‘özel’ okurlar yaratan, ancak uzun yılllardır da baskısı bulunmayan Asmin’in yeni kitapla birlikte yayımlanmış olması, en azından bu yazının final saptamasının ‘sağlamasını’ da vermiş oluyor öyleyse...

Öyle, bitirmeden, son bir hatırlatmada daha bulunmuş olalım: estetik bir kategori olarak kitaptaki ‘lirizm’e aldanıp, metinlerarası okuma yapmayı pek ihmal etmemek gerekiyor, sanki. Çünkü metinler, M. Çetin’in neredeyse bütün hayatına yaydığı ideolojik-etik kaygılarının, ona dair kavramsal önermelerinin de gizli bir bildirgesi olarak okunsun istiyor. Ol sebeple, ‘nasıl’ anlattığı kadar ‘ne’ anlattığını da fazlasıyla önemseyen bir yazar ile karşı karşıyayız.

Ekim, 2006
Not: Tırnak içinde geçen tüm italik alıntılar Mehmet Çetin’in adı geçen kitabından alınmıştır.

Emirali Yağan

E-Ütopiya: Sayı-1 kış kitabı-2007

Son Güncelleme: Pazartesi, 16 Ocak 2012 10:17
 
''Birağızdan'' Ne Güzel / Sezai Sarıoğlu PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Perşembe, 15 Eylül 2011 14:34

1.jpgTEORİDE ALAYLI PRATİKTE MEKTEPLİLERE REDDİYE YA DA MEHMET ÇETİN

.

''ağzına söz şiir, yürek dersen ateşkessiz

aşak ve incelik neredeyse sen hep ordasın

ordasın: döğüşken ömrün onurunca... orda''

M.Çetin

.

83'sonrasında sanat-kültür alanına ve özellikle de edebiyat şiir alanına sosyalist öznelerin kitlesel yönelimini yaşadık. Radikal bir tarih içinden geliyorlardı. Bir yığılma, arayış, yüreğin, öfkenin, niceliğin apar topar karaya vuruşuydu bu. Naifti, doğaldı... Gözükara ve pervasız bir kıvamdaydılar. Dağarcıklarında birazcık teori, daha çok koşarak yürünen dar pratikçi bir tarih içinden geliyorlardı. Birikmiş sözleri vardı söylenecek. Gecikmeler coğrafyasına, ağızları dolu dolu estetize edilmemiş bir söylemle geldiler...

Şimdi güncelliğin içinde aynı uğrağın bir başka noktasındayız. Bir durulma, mayalanma ve yetkinliğe sıçramanın 'gerilimini' görmek mümkün. Nicelikten niteliğe, geçicilikten kalıcılığa doğal ve kendiliğindenlikten örgütlülüğe doğru bir sancıdır durulmanın içindeki olgu. Öyleyse güncel uğrak ve gelecek yıllar heveskârlıktan, sosyalist sanatçı olmaya evrilmiş öznelerin eni-konu savaşımına tanık olacak..

Her sosyalist özne ve sanatçı adayı bir tarih içinden gelerek M.Çetin'nin deyişiyle, 'döğüşkenlikle inceliğin keşiştiği yer'de buluştu. Bu tarihsel ve güncel buluşmada kalıcı olmak isteyen sanatçı adayının öğreneceği ilk ders, tek boyutlu siyasal kimliğin, pratiğin yani sosyalist kültürün bir bölümünü içeren düzeyin yeniyi kotarmaya yetmediğini anlamak olmalı.

İşte bu ders, temel bir algıyı, nirengi noktasını işaret eder. Yola bu noktadan hareket edilecektir. Sosyalist sanatçılar/şairler bu noktada hem kendi yeniden üretimlerinin/teoride, sanatsal ürünlerde, yaşam tarzında) hem de parçası oldukları bütünün dönüştürülmesi için kolları sıvamalıdır.

M.Çetin bizce bütünsel yönelimiyle, taşıdığı tarihten gelen ve tarihe yönelen siyasal, estetik potansiyelleriyle işi sıkı tutmasıyla nicelikten niteliğe sıçramanın, kalıcı olmanın izini sürüyor. Aldığı yol azımsanamaz. Rüzgar ve Gül İklimi'nden sonra, Enver Gökçe ödülünü kazanan 'Birağızdan' isimli çalışması bir doğrultuyu imliyor. Kazanım sosyalist sanatındır tümümüzündür. 'Birağızdan' sevinmek gerekiyor.

Şair doğulmuyor. Doğru bir evrim tarih yaşanarak, genelde kültür, özelde estetik -sanat alanının, daha özelde de edebiyat/şiir uğrağının kavram ve kategorilerini sosyalist kültür perspektifiyle içleştirerek maddi güce dönüştürerek sanatçı olunuyor. Ve bu uğraş yıllar süren karmaşık süreci içeriyor. Teoride alaylı olanın, pratikte mektepli olması olanaksız. M.Çetin;

''Yani, sorumluluk olarak anlaşılması gereken, doğru zeminden yükselen ve doğru bir perspektifin menziline düşmüş yazın/sanat/kültür örgütlenmesi olmalıdır'' derken haklı. Sözüne sösümüzü uyaklıyoruz: ''Birağızdan'' Ne güzel...

.

eşgalin dağlara yakıştı adın çocuklara

andımızda kaldı özün uçurum kuşlarıyla

gittin de mecranda bunca ırmağı hırçın

bunca yangınla akranlarını bu sevdayla

ölüm yaralı yurdunun çağrısına bıraktın

M.Çetin

.

Sezai Sarığlu

20 Şubat’89/İşçi Dünyası


Son Güncelleme: Pazar, 08 Ocak 2012 23:08
 
Rüzgar ve Gül İklimi / Yaba Öykü-1988 PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Perşembe, 15 Eylül 2011 14:02

.

Bu yıl içinde yayınlanan bir başka kitap

.

Mehmet Çetin mahpus bir ozan. Ama şiirinin ekseni kesinlikle hapishane pratiği değil. Hapishane, demir parmaklıklar, tel örgüler şiirinde ana mekan olarak değil daha geniş bir gerçekliğin parçası olarak yer alıyorlar. Devrimci (ya da sadece solcu mu demeli) ozanlarımız arasında ne yazık ki oldukça yaygın olan bir zaafa; hazır duyarlıklara yaslanmak, yaşamın verilerini estetik olarak dönüştürmeden olduğu gibi tutanağa geçirmek kolaycılığına M. Çetin'in şiirinde yer yok bu yüzden. Rüzgar ve Gül İklimi'nin şiirlerini söyleyen insan, yalnız fizik bir zorunluluk olarak dört duvar içinde olan biri, bu duvarları bir de kendisi şiirinde yeniden yükseltmiyor. Verili mekanına, kendi özel gerçekliğine büzülmüş bir insan değil Gül İklimindeki şiirlerin ozanı. Tersine çabası duvarların ötesindeki hayatla bağlarını korumak, hatta onunla arasında yeni köprüler kurmak. Bu anlayışın dirençli, dinamik, bilinç yüklü bir şiir getirmesi doğal.

.

Mehmet Çetin'in hanesine yazılması gereken bir başka olumluluk daozanın Nazım, Enver Gökçe, Ahmed Arif şiirlerinden tüketici bir biçimde etkilenmiş olmayıp -ki bu da soldaki pek çok ozanın paylaştığı bir başkaa zaaftır- kendi özgün dilini oluşturmuş olması. Bu dil henüz mükemmelleşmiş değil, ama bunun muştusunu veriyor.

.

YABA/ÖYKÜ

Temmuz-Ağustos 1988


 

Son Güncelleme: Pazar, 08 Ocak 2012 23:08
 
KE KE ME CE Issızlığı / yazar(?) PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 12 Eylül 2011 13:24

''KeKeMeCe'' M. Çetin'in altıncı şiir kitabı. ( Ağustos, 2000, Piya ). Daha ilk başta kitabın adı, dikkatleri kendi üzerine çekiyor. Bu adın Ahmet Telli'nin ''keko'' ve ''M.Çetin'' sözcüklerinden türettiğini öğreniyoruz: ''Etno hüzünler ve kekomeçe'' ( Kekomeçe, A. Telli ). Kitabın ilk şiiri, ''KeKeMeCe''yi bir yer ( bölge ) adı gibi duyumsatır: ''burası kekêmeçe ıssızlığı / kurederşi, dokuzyüzellibeş'' ( Yola Düş ). Gerçekteyse buranın tarihsel bir olgunun dile getirildiği bir yer olmadığını, fakat, şairin kendi doğum tarihini kullanarak, uzaklaştırma tekniğiyle şiirlerine bir başlangıç noktası oluşturduğunu fark ederiz. Bu başlangıç noktası şairinde içinde biçimlendiği bir coğrafyadır. Bu coğrafya çocuklarının, bildiğimiz gibi, asıl yarası iki dil arasında doğmanın neden olduğu ''dil yarası''dır. KeKeMeCe'nin asıl içeriğini bu yara oluşturur:

''Çocuk, diller arasında unutulmuş

çığlıktı ki kekeme kaldı o günden

o güzden bu güne kalırım kekeme''

Bu içeriğin tek sözcükle kapakta somutlaşması bir raslantı değildir. Tekniksel kaynağını Nıetzsche'nin ''Şairin dili kekeme olmalıdır.'' sözünden alır. Kitap boyunca da kekemeliğin nedenlerini açıklayarak karşımıza çıkar. Şairin, Niçhe'nin sadece dil felsefesine değil, onun yaşam hakkındaki önerilerini de ( ve bilgi ermişleri olamıyorsanız, hiç değilse savaşçıları olun. Onlardır, bu ermişliğin yoldaşları ve

müjdecileri.) kendine kılavuz edindiğini görüyoruz:

''...jazz eşliğinde ışık yangını

hale olup haralenmiş gözlerle

müjde oldum yollarına rüzgarın.''/yola düş).

Onun yaşadığı coğrafya, acılarıyla, unutulmuşluklarıyla ona bu görevi vermiştir. O, herşeyden önce zorunlu göçlerin oluşturduğu ''iç sürgünlüğü'nün trajedisini dile getirir. Bu dile getiriş terk edilen yitik dünyaya dönüşlerle gerçekleştirilir:

''ayrılıklarla solan uzak yurdunu soluyorum''

M.Çetin terk edilmişliğin, unutulmuşluğun bilincindedir. O, herşeyden önce bu unutulmuşluğa, terk edilmişliğe karşı çıkar:

.

''babamdı kovdular işte gelip öldü sürgünde

ben unuttuktan sonra kim hatırlar ki babamı''

Bu iki dize ''KeKeMeCe''nin kitap boyunca çeşitlenen tohumu niteliğindedir. Toplumsal olan trajik olgular bireysel olanın içinde eritilir. M.Çetin, yaşanılanlarla yaşanacak olanlar arasındaki köprüyü masal tekniğiyle kurar:

''belki rüya idi gece''

''(...)gördüm: güze yürüyen beden içinde

portakal çiçekleri idi açılan bir çift göz

gibi iki okyanus idi yan yana öyle derin''

Bu masal tekniği onu dilin mizahına götürür. Bu mizah, güldürme amacıyla değil de trajik olanın yanında vurucu bir güç olmakla birlikte okura da rahatlatıcı bir soluk aldırır. Onu yaşamın ağır yükünden kurtarırken kendisi de kekeme dilin oyununa dönüşür:

''hepimiz ölcez

kalbimizle, hey!''.

''nasıl yanayım sana a aysalak baksan yazıma

öpim senin aşkını a aygörmemişim a aysalak''

M.Çetin'deki sesçilik, ritim kaygısıyla değil, imgesel işlevsellikle ilgilidir. Sözcükler, ses grubu oluştururken şiirin çağrışım alanını genişletir:

''ömrüm geçiyordu ahh ile hah arası

su sesi sır gecesi suss müziği ile

kırdan kırımdan ile kırkımdan''

.

M.Çetin'de doğa ile doğal olan iç içedir. Sertliğiyle, acımasızlığıyla, güzelliğiyle çizilen doğa görüntüleri insandan doğaya ya da doğadan insana bir etkileşim içinde anlatılır:

''gece orada çoğalıyor zaten ve ay

, düşünce ölümü dağ eteğime''

...''dünya değişmiş ki değişmişim bulutlar değiştikçe''(piya'dra)

Bu etkileşim mitolojik olanla buluşur zaman zaman. Bilindiği gibi doğa vahşiliğiyle, korkunçluğuyla doğaüstü güçlerini de yaratır insan zihninde. Doğanın ıssızlığını, sessziliğini bozan sesler cin-peri düğünlerine dönüşür, korkunç olan güzelleşir bir anda. Biz de bu güzelliği yine bir şiirde noktalayalım:

''kabusumdan çık bir el dokun rüyama

en olmadık yerde bir kavak esintisi

ile turunç kokuları içinden gel

çocukluğa gel kayakınası ol

uzak mezralarda cin-peri

düğünü, belki...''(cin peri düğünü)

Son Güncelleme: Pazar, 08 Ocak 2012 23:07
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 3