|
mehmet çetin'in türkçe kitapsız şiirlerinden..
KİTAPSIZ ŞİİRLERDEN
“gülü gül ile tartan o kardeşlik baharını haber eylemek için günlere ve güllere”
kardeşlik baharı
sen de görseydin kapımızdaki baharı aramızda olsaydın şimdi, diyen hasret diyen iççekiş bu müjde senin için elbet
kayıp mezarlarda unutulmuşlar adına sınırlar içinde tutsak alınmışlar adına bilmedikleri dillerde seslerini yitiren sürgünler süsenler ve kederleri adına bademkaş bademgöz uğurçocuk adına müjdele artık sen eydal eydağ ve ırmak
gülü gül ile tartan kardeşlik baharını haber eylemek için günlere ve güllere taşta telaşta ateşte sınanmış sen eyy
bağlandığı ağaç ile yakılan behzat unutkan leylak ve ağulanmış hayat kendi sularına boğdurulan o ırmak ah etmeden kalbine sitenm etmeden ömrünü düşlere adayan son tutsak müjdele sarsın yarasını o kırık dal
cümle unutulmuşların hasreti adına acıdan benzi solmuş axh yoksul halk müjdele elbet bademler çiçek açacak
çölleşen toprak rüzgâra emanet yaprak solgun anılar, kırık dal ve üzgün kırlar bir ince gülümsemeyle yiten yoldaşlar yalnızlık uçurumunda solan sol hatırat alınteri şenliğini ışıkla karşılamak için müjdele düş dağından havalandı kuşlar
müjdele ey esaret ve elvan elvan emek değişsin de dünya olsun diye komünya düş aşkına bademler yine çiçek açacak
şubat’06, a’dam
giderim
nefti ağaçların ordan geçiyordum bilirdim bunu önceki hayatımdan
geçtim geçmesine elinden ilinden ve o ellerinle davrandım kendime filin olup daldım korunaksız içime kalbime: züccaciye dükkanıma yani daldım.. ve bu bir soygundur dedim
dedim ama neyim kalmış ki alacağın benden: aşkı mı vefa mı hayat diye daha neçok namluyu dikip üstüme
zeytinlerin ordan geçiyordum ki sabah gölgesinin yanında susup soluğunu dinliyordum oğlumun kederiyle heder oluyordum ahx göldeki balıkçının tanvakti bile işlediği cinayetlere kanıyordum boğazımda o zoka ile fısıldayıp zeytin ağacı dikmek istiyorum..
-diyorken: bıçağını bileyliyor aşk
sipil dağı eteğinde orman varmış kırların yanağında gamze açarmış dağ gölgesinin sabah serinliğinde bir gelincik yine kızıllık saçarmış yaşamak ne çok şeye değermiş sabah gölgemin saç teline tutunup ben, uyuyacağım eski bir çocuk gibi..
-diyecekken: çekiyor bıçağını aşk
bileylediğin sesinle sen dedin yine: bu bir soygundur bu bir soygundur, dedin yeniden çaresiz, kaldırdım ellerimi havaya bilirdim bunu da önceki hayatımdan
ama ben bir hatıra için gelmiştim gölgenee hayat; soluklanıp giderim
ama ben bir hatıra için geldim alıp onu giderdim birazdan kapından hayat, giderim elinden ellerinden
giderim, zeytin ağaçlarının ordan zahmet etme kovmak için beni bilirim önceki hayatımdan
giderim..
temmuz’05, izmir
güzel komşum dilemma
taş dahi uyur benimle güzel komşum kentin yalnızları evlerin sardunyaları üzgün kırlar uyur uzun ırmaklar dahi
uyudu mesela aramızda kararan ırak işgâl edilmiş bir rüyanın haritasında yağmurda kırılan sarı ışıklar uyudu yalandan sıyrılmış çıplak bıçaklar maden ocağında metan ile altı işçi
boyundan kısa ağacın dalına hatıra ali de uyudu rüyamda isa suretinde mayın tarlası hayattan kaçan herkes onyedi yerinden hançerli munzur ile düşleri yaralı insanları sol hayatımın
bir bir yaralı hayvanları ol kâinatın uyudu benimle ezel ile ebedim dahi
uyudu benimle kahkaha diye o kâbus israfil borusu çalmaya geciken çocuk soldurulmuş uğur ile kızıltepe uyudu asuri sesli zangoç çığlıkları ile laleş
kaçak tütün kokulu sesiyle babamdı gece çatlağından kaçan solgun yıldız kaldırımda ayak sesleri ve daha neler uyudu benimle güzel komşum ah dahi
ah zaten uyur benimle güzel komşum uyurken sorar ama: aksamsafası dahi hayat mı bu sanrı mı; sanki dilemma
haziran'05, a'dam
gül gecikmesi
yağmasına yağıyor kar erciyes’ten zincidere’ye içeriye içimizden geçene gecikmiş gül gelemezmiş kar yağabilir artık her yere
diyor yine de bir kar tanesi sevincin olsun bu bekleyişin tutsağını kurtaran şiirinle sen gülümse yine beyazlar içinde
beyazlar içinde zincidere içinde gül hatırası ağrılar
ağrılar içinde de olsan duy kalbini önce omuzbaşında son sınanışı hasretle, gör düşlerinle yola düş yine
bırak dağlara çıksınlar sır kanatlı düş atların kanatlarında uyu sen düş ol bekleyişine gül
gecikmiş mi gül gelemezmiş artık kar da yağabilir içeriye
aralık’82, zincidere askeri cezaevi
taş olanın şiiri
ezel; eyyelaa, dedi mi
yalnızdım bir taş kıyısında durup o gülü aldım kendime dalga aldım denizden, sesime koyu bir sanrı alıp usulca susan yakamda şıkk bir akşam kederiyle geceye çıktım ben her gece kendime
gece bitti mi; bitsin de susayım ben
yalnızdım taş kıyısında bir lal aldım şarkı da aldım kendime o rüzgârdan çaldım onu çalıp kalbimi daldan dağa bir kale aldım sonra kapattım zindana kendimi, hatırata sesimi bağırta bağırta eğlenmeden bu dünyada; eğlenmem
ebed; eyyyyyyelaaaaaa, dedi
halikarnas gecesinin sesiyle bakmasın bana denize taş atan kızçocuğu; teklif etmesin daha o gül satıcısı; gelip ayakdibimde sussun; karşı kıyıdan gelen dalga
gittim sonra sağol dedim yalnızlığa gittim sonra o taşa sordum kendimi buldum kendimi sonra uyudum taşa
artık; eyyyyyelaaaaaaaa, dedim
kos/bodrum, temmuz’02
çigan
adımız ki çiganmış her nasılsa öyle kalsın esmer kalalım zaten ruhun efendisi bedenimizin kölesi rüyamızla bir bir suçlarımız ile yine her nasılsak öyle karşılayalım geceyi
girelim yasak bahçeye öyle bilsin herkes en arkaya tarayalım saçımızı ıslık eşliğinde kayıp kıta atlantis’ten emanet bir kavim isek çigan desinler hatırata sofra kurmamıza aşkla açalım öyleyse komşu bahçeye kahkaha açalım alalım öyleyse ravel’in bahçesinden gül çalalım
dalı ırmağa düşürelim dağı geceye güneşi aya çalıp kendimizi vuralım hasretimiz her kıyıya çigan dediler bize adımız çıkmış her nasılsa çalalım çırpalım kendi darımıza duralım detone olalım yargılasın bizi aryacılar çerkes lavtası olalım kendi sesimize sesimizden şarkısını çalsın herkes her nasılsa sayıldık çigana
vondelpark’ta biz iki saksağanız sanki sekip duralım birbirimize, kedilerimizle bahar gelsin yaz gitsin güz günü yine biz ısınalım birbirimizde kış ayazını bilmeden ki nasılsa görmez bizi kimse kederi bilmez
sen çigan kal öyle ağacın da olurum ben dalımda büyütürüm seni ay zamanına yasak bahçende som ağular içmeye boynunda gölgeler büyütmeye gölgende çigan ile hatta ölmeye, huşu ile..
amsterdam, '01
hasta
kendimi ne sanmadım ki düş avlusunda bilirsiniz, yeryüzünün en uzak kıyısına dikilen kaya idim tanrınızın zulmüne uğrayan, kimse idim hiç olayım diye dört kardeşten biri sanıp kendimi sır oldum gökkubbenin atlasına
sokağımdan şemsiyeler geçiyordu yaşlı rum kadınları sokağından geçerken, yağmur demek ne atlar eksik demişim
tanrının öfkesi üstümüzden eksik değil yıldırım çarparak yerin yedi kat dibine gömdüğü menoitos'un da kardeşiydim kendimi ne sanmadımki ateş avlusunda
kasıklarında kedi ölüsüyle gezen o gezgin köpeğin sokağındayım geçerken, yağmur demek de ne demiştim, atlar eksik mesela
kadın belasının başına salındığı epimetheus'a da kardeş sayılırım sayın ki ıssız kayalara zincirlenen ve ciğerleri yırtıcı kuşlara yedirilen prometheus’dum, biliyorsunuz zaten
ama ne biliyorsunuz gecenin zulmünde kırkküsur derece ateşte pervâne olup sanrımda ne sanmadımki kendimi kimse değilken kimse ile
içimden geçen şarkıları tükürüyorum çıkarıp sokağa atıyorum ciğerlerimi atıyorum ateşime, kalbimi bile demiştim ne, atlar eksik
gitmesine gidecektim aslında ama yok atlar ama çok hastayım
ateşin avlusunda kekeme bir şiir olup ne sanmadım ki kendimi son atını da çaldırmış çerkes mutsuz bir ulus gibiyim
kimse değildim aslında değilim kimse için kimse ile hasta idim sadece bilirsiniz işte
aralık’92, istanbul
|