Kitapsız Şiirler
Salı, 03 Ağustos 2010 18:47
 mehmet çetin'in türkçe kitapsız şiirlerinden..

 

KİTAPSIZ ŞİİRLERDEN

gülü gül ile tartan o kardeşlik baharını
haber eylemek için günlere ve güllere”

kardeşlik baharı

sen de görseydin kapımızdaki baharı
aramızda olsaydın şimdi, diyen hasret
diyen iççekiş bu müjde senin için elbet

kayıp mezarlarda unutulmuşlar adına
sınırlar içinde tutsak alınmışlar adına
bilmedikleri dillerde seslerini yitiren
sürgünler süsenler ve kederleri adına
bademkaş bademgöz uğurçocuk adına
müjdele artık sen eydal eydağ ve ırmak

gülü gül ile tartan kardeşlik baharını
haber eylemek için günlere ve güllere
taşta telaşta ateşte sınanmış sen eyy

bağlandığı ağaç ile yakılan behzat
unutkan leylak ve ağulanmış hayat
kendi sularına boğdurulan o ırmak
ah etmeden kalbine sitenm etmeden
ömrünü düşlere adayan son tutsak
müjdele sarsın yarasını o kırık dal

cümle unutulmuşların hasreti adına
acıdan benzi solmuş axh yoksul halk
müjdele elbet bademler çiçek açacak

çölleşen toprak rüzgâra emanet yaprak
solgun anılar, kırık dal ve üzgün kırlar
bir ince gülümsemeyle yiten yoldaşlar
yalnızlık uçurumunda solan sol hatırat
alınteri şenliğini ışıkla karşılamak için
müjdele düş dağından havalandı kuşlar

müjdele ey esaret ve elvan elvan emek
değişsin de dünya olsun diye komünya
düş aşkına bademler yine çiçek açacak

şubat’06, a’dam


giderim

nefti ağaçların ordan geçiyordum
bilirdim bunu önceki hayatımdan

geçtim geçmesine elinden ilinden
ve o ellerinle davrandım kendime
filin olup daldım korunaksız içime
kalbime: züccaciye dükkanıma yani
daldım.. ve bu bir soygundur dedim

dedim ama neyim kalmış ki alacağın
benden: aşkı mı vefa mı hayat diye
daha neçok namluyu dikip üstüme

zeytinlerin ordan geçiyordum ki
sabah gölgesinin yanında susup
soluğunu dinliyordum oğlumun
kederiyle heder oluyordum ahx
göldeki balıkçının tanvakti bile
işlediği cinayetlere kanıyordum
boğazımda o zoka ile fısıldayıp
zeytin ağacı dikmek istiyorum..

-diyorken: bıçağını bileyliyor aşk

sipil dağı eteğinde orman varmış
kırların yanağında gamze açarmış
dağ gölgesinin sabah serinliğinde
bir gelincik yine kızıllık saçarmış
yaşamak ne çok şeye değermiş
sabah gölgemin saç teline tutunup
ben, uyuyacağım eski bir çocuk gibi..

-diyecekken: çekiyor bıçağını aşk

bileylediğin sesinle sen
dedin yine: bu bir soygundur
bu bir soygundur, dedin yeniden
çaresiz, kaldırdım ellerimi havaya
bilirdim bunu da önceki hayatımdan

ama ben bir hatıra için gelmiştim
gölgenee hayat; soluklanıp giderim

ama ben bir hatıra için geldim
alıp onu giderdim birazdan
kapından hayat, giderim
elinden ellerinden

giderim, zeytin ağaçlarının ordan
zahmet etme kovmak için beni
bilirim önceki hayatımdan

giderim..

temmuz’05, izmir


güzel komşum dilemma

taş dahi uyur benimle güzel komşum
kentin yalnızları evlerin sardunyaları
üzgün kırlar uyur uzun ırmaklar dahi

uyudu mesela aramızda kararan ırak
işgâl edilmiş bir rüyanın haritasında
yağmurda kırılan sarı ışıklar uyudu
yalandan sıyrılmış çıplak bıçaklar
maden ocağında metan ile altı işçi

boyundan kısa ağacın dalına hatıra
ali de uyudu rüyamda isa suretinde
mayın tarlası hayattan kaçan herkes
onyedi yerinden hançerli munzur ile
düşleri yaralı insanları sol hayatımın

bir bir yaralı hayvanları ol kâinatın
uyudu benimle ezel ile ebedim dahi

uyudu benimle kahkaha diye o kâbus
israfil borusu çalmaya geciken çocuk
soldurulmuş uğur ile kızıltepe uyudu
asuri sesli zangoç çığlıkları ile laleş

kaçak tütün kokulu sesiyle babamdı
gece çatlağından kaçan solgun yıldız
kaldırımda ayak sesleri ve daha neler
uyudu benimle güzel komşum ah dahi

ah zaten uyur benimle güzel komşum
uyurken sorar ama: aksamsafası dahi
hayat mı bu sanrı mı; sanki dilemma

haziran'05, a'dam

 

gül gecikmesi

yağmasına yağıyor kar
erciyes’ten zincidere’ye
içeriye içimizden geçene
gecikmiş gül gelemezmiş
kar yağabilir artık her yere

diyor yine de bir kar tanesi
sevincin olsun bu bekleyişin
tutsağını kurtaran şiirinle sen
gülümse yine beyazlar içinde

beyazlar içinde zincidere
içinde gül hatırası ağrılar

ağrılar içinde de olsan duy
kalbini önce omuzbaşında
son sınanışı hasretle, gör
düşlerinle yola düş yine

bırak dağlara çıksınlar
sır kanatlı düş atların
kanatlarında uyu sen
düş ol bekleyişine gül

gecikmiş mi gül gelemezmiş
artık kar da yağabilir içeriye

aralık’82, zincidere askeri cezaevi


taş olanın şiiri

ezel; eyyelaa, dedi mi

yalnızdım bir taş kıyısında
durup o gülü aldım kendime
dalga aldım denizden, sesime
koyu bir sanrı alıp usulca susan
yakamda şıkk bir akşam kederiyle
geceye çıktım ben her gece kendime

gece bitti mi; bitsin de susayım ben

yalnızdım taş kıyısında bir lal aldım
şarkı da aldım kendime o rüzgârdan
çaldım onu çalıp kalbimi daldan dağa
bir kale aldım sonra kapattım zindana
kendimi, hatırata sesimi bağırta bağırta
eğlenmeden bu dünyada; eğlenmem

ebed; eyyyyyyelaaaaaa, dedi


halikarnas gecesinin sesiyle
bakmasın bana denize taş atan
kızçocuğu; teklif etmesin daha
o gül satıcısı; gelip ayakdibimde
sussun; karşı kıyıdan gelen dalga

gittim sonra sağol dedim yalnızlığa
gittim sonra o taşa sordum kendimi
buldum kendimi sonra uyudum taşa

artık; eyyyyyelaaaaaaaa, dedim

kos/bodrum, temmuz’02


çigan

adımız ki çiganmış her nasılsa
öyle kalsın esmer kalalım zaten
ruhun efendisi bedenimizin kölesi
rüyamızla bir bir suçlarımız ile yine
her nasılsak öyle karşılayalım geceyi

girelim yasak bahçeye öyle bilsin herkes
en arkaya tarayalım saçımızı ıslık eşliğinde
kayıp kıta atlantis’ten emanet bir kavim isek
çigan desinler hatırata sofra kurmamıza aşkla
açalım öyleyse komşu bahçeye kahkaha açalım
alalım öyleyse ravel’in bahçesinden gül çalalım

dalı ırmağa düşürelim dağı geceye güneşi aya
çalıp kendimizi vuralım hasretimiz her kıyıya
çigan dediler bize adımız çıkmış her nasılsa
çalalım çırpalım kendi darımıza duralım
detone olalım yargılasın bizi aryacılar
çerkes lavtası olalım kendi sesimize
sesimizden şarkısını çalsın herkes
her nasılsa sayıldık çigana

vondelpark’ta biz iki saksağanız sanki
sekip duralım birbirimize, kedilerimizle
bahar gelsin yaz gitsin güz günü yine biz
ısınalım birbirimizde kış ayazını bilmeden
ki nasılsa görmez bizi kimse kederi bilmez

sen çigan kal öyle ağacın da olurum ben
dalımda büyütürüm seni ay zamanına
yasak bahçende som ağular içmeye
boynunda gölgeler büyütmeye
gölgende çigan ile hatta
ölmeye, huşu ile..

amsterdam, '01


hasta

kendimi ne sanmadım ki düş avlusunda
bilirsiniz, yeryüzünün en uzak kıyısına
dikilen kaya idim tanrınızın zulmüne
uğrayan, kimse idim hiç olayım diye
dört kardeşten biri sanıp kendimi
sır oldum gökkubbenin atlasına

sokağımdan şemsiyeler geçiyordu
yaşlı rum kadınları sokağından
geçerken, yağmur demek ne
atlar eksik demişim

tanrının öfkesi üstümüzden eksik değil
yıldırım çarparak yerin yedi kat dibine
gömdüğü menoitos'un da kardeşiydim
kendimi ne sanmadımki ateş avlusunda

kasıklarında kedi ölüsüyle gezen
o gezgin köpeğin sokağındayım
geçerken, yağmur demek de ne
demiştim, atlar eksik mesela

kadın belasının başına salındığı
epimetheus'a da kardeş sayılırım
sayın ki ıssız kayalara zincirlenen
ve ciğerleri yırtıcı kuşlara yedirilen
prometheus’dum, biliyorsunuz zaten

ama ne biliyorsunuz gecenin zulmünde
kırkküsur derece ateşte pervâne olup
sanrımda ne sanmadımki kendimi
kimse değilken kimse ile

içimden geçen şarkıları tükürüyorum
çıkarıp sokağa atıyorum ciğerlerimi
atıyorum ateşime, kalbimi bile
demiştim ne, atlar eksik

gitmesine gidecektim aslında
ama yok atlar ama çok hastayım

ateşin avlusunda kekeme bir şiir
olup ne sanmadım ki kendimi
son atını da çaldırmış çerkes
mutsuz bir ulus gibiyim

kimse değildim aslında
değilim kimse için kimse ile
hasta idim sadece bilirsiniz işte

aralık’92, istanbul