Ölüm Doğu'da Dinleniyor! / Mehmet Çetin PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 16 Ocak 2012 10:53


“bir derinlik hepsi bu, başka hiçbir şey
saklı bir yanardağ olmanın kendisiyim ben
doğuda, ellerinizden çok uzaklarda
binyıllık bir uykuyu ölerek silkeleyen”
adnan satıcı



“büyüdükçe unuturuz bildiğimizi, yazarak soyunur, sonra ölürüz”
bu bir telaştır artık, öyle de olmalı; nicedir, yitirdiğimiz onca düş yoldaşının ardından olsun, yani datça’daki can yücel yareni muhtarın dediği kadar olsun bir, ‘başımız sol olsun’ demekte kekelemişken bunca, daha dilsizleşirim korkusudur bu biraz da: susarım korkusu..

oysa daha on gün bile olmadı ednan ile telefonda konuşmamız: ankara’ya geleceğimi söylüyorum, bu kez doğrudan kendisine.. hem özledim diyorum, hem de konuşacaklarımız var.. e-ütopiya’yı anlatıyorum kısaca, derginin yeni sayısının editörlüğünü hemen omuzbaşımdaki vecdi erbay ile üstlenmesi dileğimizi, dosya konusu olarak da ‘dünyanın yeni bir düşe ihtiyacı var’ diye düşündüğümüzü..
ne diyebilir ednan; “heman.. ser seraaannn ser çawan!”

gidemedim ednan’a, ankara’ya; hem aklımın hem de kalbimin yarası oğlumu mu, hrant’ı mı, terkedemedim sanki, istanbul’da kaldım.
daha birkaç gün geçmeden vecdi’den alıyorum ednan’ın hastaneye kaldırıldığı haberini.
arıyorum hemen; ulaşamıyorum. arıyorum daha sonra, ulaşamıyorum. mesaj yazıyorum; “ednan, kardesim, hastanede oldugunu ögrendim. iyi misin? aradim ama.. yapabilecegim bir sey var mi? haber verirsen sevinirim. kardeslikle” diyorum kendisine. mesajı bile duruyor daha cep telefonumda. kime: adnan satıcı -0533.749.. tarih: 05.02.2007 saat: 14:17:45

“vuruldukça güzelleşen alnın ki, gül rengi”
vurulduğumuz yerden başlayan yolculukla, hrant’a adadığımız 'munzur barış ve kültür günleri’ için dersim’deyiz. mazgirt’teyiz ilkin. leken ile kar engelini aşıp gelenler de var. kemal burkay, fadıl öztürk, hüseyin şahin, binali duman, özgün e. bulut’un da doğduğu yer olan mazgirt’te, onları aramıza katan sözler ile başlıyoruz meramımızı anlatmaya..

kar yağıyor dersim’e. kar engellemiyor buluşmalarımızı ama devlet engelliyor yine; kederimizi güzelleyen ’38 belgeseli’ni de.. gece oluyor, vecdi ile bir otel odasında ednan’ı konuşuyoruz yine. derginin yeni sayısının hazırlık telaşı da var sohbette. ednan’ın ameliyat olduğunu, dalağının alındığını söylüyor vecdi. şaşırıyorum. dahasına da şaşırıyorum; vecdi, gazeteyi de haberdar etmiş mesela, ednan’ın hastanede oluşuna dair, başka arkadaşları da. aramızda 'geniş zaman mardinlisi' diye bilinen vecdi’nin bu dikkatine de şaşırıyorum sanki. ama kalbinden haberdar olduğum kadar olsun, ednan’a sevgisinden de haberdarım vecdi’nin. yakın günlerde ednan’ın istanbul’a geldiğini, içkiyi bıraktığını, daha derli-toplu olduğunu, gazetede düzenli yazmaya yeniden başlayacağını da ondan öğreniyorum zaten. daha yakın bir iletişim içinde olmalarına bir de editör yoldaşlığı eklenmişti bugünler için: ütopiya sakinlerine birlikte gülümseyeceklerdi..

kimimiz çok daha yakın olsak da, hepimiz dostlarıyız ednan’ın, dersim’de: munzur barış ve kültür günleri'nin katılımcılarıyız; nesimi, cafer, cemal, ferhat, alişan, çayan, vecdi, didem, sevgi, latife, rengül ile dersim’deki nice kardeşimiz.. aramalardan, zorunlu molalardan, ovacık’ta dinlenen kardan, firik dede'nin sesinden, çocukluk hatıralarından, vadisi, ırmağı ve dağları ile munzur’dan, en zarif konağımız hozat’tan, ana fatma kadınları ile erbaneden, bizleri yalnız bırakanlar ile munzur divanı’ndan, yalnız bırakmayanların zerafetinden, yarıgece zerfetinden; pertek’in heyecanından, cemal taş rayberliğinde dersim’in yaralarından, yasaklayanlara inat ’38 belgeseli dolayımıyla da olsa ‘bu bir soykırımdır’ demekten, şiirlerden, klamlardan, mameki’nin kalbindeki son gecede daha çoğalmaktan, yüzler ve yüzler ile binlerin kardeşliğinden geçiyoruz ki, ednan da bizimle hrant’ı ağırlıyor uzayan yollar boyu, her bir ücrâsında dersim’in..

cumartesi..
henüz üç gün öncesi yani; hrant’ın kollarını uzatmasıyla dersim merkezde başlayan barış zincirini biz de alıp diyarbakır’a taşıyoruz sanki. veli’nin kadim inceliğinden, hazar’dan, maden’den, ergani’den geçip amed’e, vecdi ile, diyarbakır öykü günleri’nden..

‘öyküde mekan’ konusunda ilkin, bizim yaşlılar, herhangi bir soru ya da soruna doğrudan değil, bir meselle yanıt vermeyi severler, diyoruz. buna atfen, kırlarda sürüklenip durmakta olan kengere sorarlar bir gün, diyoruz; nedir bu halin, nereden gelir nereye gidersin, diye.. bana değil, rüzgâra sorun diyen kengerin edasıyla geçiyoruz öyküdeki mekandan. çok da kederimize dahil ve dair olmayan başlıklardan lis’e geçiyoruz, kardeşlerimizin düş konağına; yeni projelere, kitaplara, çevirilere, lal ile kürdileşmeye, dergiye, ednan’ın editörlğüne..

ama söyleşiden sonra kaybettik biz hicri izgören’i. onsuz adım atamayız amed’den dışarıya. vecdi daha ısrarlı. ama telefonla aramayı denemiyoruz bile. doğrudan benusen’e gidiyoruz: hicri’ye, onu az önce o sofrada bırakmışız gibi, o andan başlayarak kendimize yurt eylediğimiz yere. bu masadaydık zaten, iki yıl kadar önce. ednan, memleketinde olmaktan, hep birlikte olmaktan, rakının tadına uzun uzun varmaktan bu kez keyfine hır çıkarmıştı hani. buradaydı ednan, bahtiyar bir gecenin neşesinde, burada işte. kalkmak bilmiyor masadan. sonra, hicri izgören’in diliyle katılıyor masadaki sohbete. vecdi ile musa kardeşler, biz iki memed, gülmedik herhalde nicedir bu kadar. hayatlarımızın entelektüel vicdanı hrant’tan, uzayan yollardan, yolculuklardan sonra bu ilk uzun gülümseme gecemiz sanki. ednan ile hicri’nin hatıralarının da birbirine karıştığı bir gece. bir de, hepimiz o kadar ‘dalak’ cahiliymişiz ki; biri vecdi’ye söylemiş bunu, dalak, önemsizdir, diye; o bize söylemiş, biz de inanmışız, çaresiz. dalak ne kadar önemlidir diye düşünecek halimiz yok elbette; ednan’ın yoğun bakımda olmasının biricik nedeni de zaten, ameliyattan sonra enfeksiyon kapmasın diyeymiş, yani bir önlemmiş sadece..

daha iyimseriz öyleyse
ben, amsterdam’daki yoldaşlığından da derin bir sevinç duyduğum hüseyin şahin ile ednan’ın ankara maceralarından polis ile ilgili olanını anlatırken, hicri, az ilerideki anısını anlatmaya başlamış bile: böyle bir akşam, yine benusen, yine bu masa, hicri hoca yine gazetesini okuyorken, iki-üç kadeh de içiyor. ama biraz daha fazla da olabilirmiş kadeh sayısı, derken, gece bitince gazetelerini koltuğunun altına alıp suriçi’ndeki evine yürürken mi, babasını özlediği gecelerde, mezarında da olsa onunla sohbet etmeye giderken mi, ama az ileride polisleri görüyor hicri hoca; gazetede, vatandaşın da artık polise kimlik sorabileceği haberini az önce okumuş ya; bunu okur da durur mu hicri; gidip, polislerden birine; göster bakim kimliğini, diye ısrar etmez mi...

biz kardeşler daha gülüyoruz öyleyse, hep birlikte.
biz o kadar özlemişiz ki birbirimizi; olan olamayan ednan’ıyla da, fadıl’ıyla, hüseyn’iyle..
ama diyarbakır da diyarbakır olalı hicri hocasını bu kadar gül, gülüş, gülistan göremediyse, sanki yazıktı tarihine!

ednan, her zamanki gibi, masanın yine en hırçın, en huzursuz bıçağı..
vakt erişmiş gibi garsona sesleniyor hicri; ednan için yastığın hazır mı, diye.. ednan amed’e geldiğinde, gerçekten okulda da öğretmeni olan hicri hocasıyla, ki yetimhanelerden geçip gelen gençliğiyle liseli ednan’ı bu kadar yoğun anlattığına ilk kez tanık oluyoruz hicri hocanın, ve yaşayan bir insanı böyle yüksek bir övgüyle anlattığına nadir tanıklıklardan biri oluyor bu, bu hatıralarla benusen’de olur da ednan, etrafta dostlar, ve mutlaka gecenin bir vakti çatılacak birileri olur da, ednan, geceyi bitirtir mi.. masanın altına bir yastık koymuşam hocam, ednan begin yeri hazırdır, diyen kadim garson da sohbetin keyfinde..

ama...
ama nesrin'de aynı şeyleri söylüyor istanbul’da; çok koştuğumuz zaman şişer ya, dalak o işte, çok gerekli olmasa gerek, diyor, mesela. ednan’a dair kaygımı yatıştırmakla kalmayıp, istanbul’dan ayrılmadan önce, hastalığını atlatana kadar ednan’ın yerine gizli editörlük yapma dileğimi de kabulleniyor, sessizce.
içim daha rahat ayrılıyorum istanbul’dan, dün..

amsterdam’a varır varmaz çok, ama çok uyuyacağım sanki.
ohannes bekliyor ama. kucaklaşıyoruz. kısa bir sohbet. agos’un son sayısını getirmişim ona, veriyorum. bir de, hrant’ın vurulduğu yerdeki karanfillerden birini; ohannes için, sürgünün de sürgünündeki ermeni kardeşler için getirmişim, benimle dersim’de, amed’de dolaşıp da gelen karanfili...

yarıgece uyanıyorum ki sedat şanver; “sevgili adnan; ‘seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalır / iki kere öpsem üçün boynu bükük” diyor cemal süreya’nın sesiyle.. ben bunu anlamıyorum. “şair adnan satıcı’yı yitirdik, portakal çiçeğimizi” diye yazıyor ütopiya sitesine ednan’ın can yoldaşlarından sevgili hüseyin şahin.. ednan’ın şiirleri geliyor siteye, diyarbakır grup’tan başsağlığı dilekleri geliyor; ednan konuşuluyor, ednan anlatılıyor. ben olup biteni hiç ama hiç anlamıyorum sanki.
susuyorum. sustukça bakıyorum ki ben susmaktan daha korkar oluyorum.

düş yoldaşları divanı
o an mı, benimle susan düş yoldaşlarımla bir kadim divanda oturuyorum sanki.
susuyoruz. özellikle son yıllarda yitenlerimiz karşısında o kadar çaresizleşmişiz ki, sadece susuyoruz gibi..

kendimle dahi konuşmakta zorlandığım bu sızılarla dönüp bir bir yüzlerine bakıyorum susup durmamızın. tuhaftır ama bakıyorum ki bu acıyı en derinden yaşadığım yoldaşların hemen hepsi doğu’dan yüceliyorlar sonsuzluğa; ışığın doğu’dan yükselmesi gibi, mesela:

gölgesinde yürek serinleten ki sır yanı ermeni, düş yanı kırmanç ve kadim devrimci kamer teyhani, koyê duzgı olmuş kederine yayla kurmuş yine; dersimli.. şiir dilinde bıçaklar dolaştırmakta olduğu kadar rakıda da, doktora gitme korkusunda da ednan’ı aratmayan ve ‘gel yanı başıma otur / gurbet ciğerlerimi çürütmüş benim / yemlik suları iyi gelir dediler / sen ne dersin’ diye soran sevgili öztürk uğraş, azeri mi, ama susuzlu. giderken dahi ‘bir ıslık çal / kat yağıyor / şehir üşmesin’ diyen o mavi kürt, sevgili mehmet karabulut ise kesin viranşehirli.. kendisini, boyundan da kısa bir dala asarken, hem soysal ekinci hem de de isa suretiyle ali, aramızda yine, uzak bir dilmunlu.. ve kendisini dağlı bir kavim diye bellediğimiz ares, inadın ve ısrarın kartalı aydın, inceliğin tebessümü berna ile son önem mir-i miranımız ki otuz küsur yıl öncesinden kardeşimiz cafer, dersim’de, 17 simurg’un önüsıra, artık mercanlı;

en doğu’dan bakan kazım yoldaşı anlatmıyorum hiç, anlatamıyorum....
ama hüseyin gündüzkanat; aynı ellere doğduğum o kardeş, sözün sessizliğe armağanı o kırmanç inceliği, kuredeşili.. ama benim ermeni bir devrimci olarak da, ölümsüzlük ağacının gölgesi serin yaprakları bu yoldaşlarla tanışıklığım çok öncedendir, heyecanıyla sireli hrant da aramızda; ‘biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık’ diyen, o her zamanki içtenliği ve sahiciliğiyle düş yoldaşları divanında; meletieli..

az önce vurmuşlardı hrant dink’i. herkes derin bir içburkulmasıyla yazdı yazmasına, ama; “katilin arkasında kim var, kim yok bilemem; bildiğim tek şey, bu bir dil cinayetidir” diyen ednan’dı: “nerde doğdum ben, bilen varsa söylesin / tanığım yok yıllardır, babam öleli” derken de, muhtemel, en derin kederli diyarbekirli..

biz böyle diller şenliği, biz böyle ölümler dirliği, biz böyle düş yoldaşları birliği, biz böyle kırmanç, laz, türk, ermeni, kurmanç, azeri.. zaten hepbirlikte kutudere, filistin, ırak, zagros, belucistan, afganistan, nepal, dünyanın çatısı, ışığın doğduğu doğu’da: işgâlden işgâle, kurşundan kansere, intihardan iç kanamaya, ölüyorduk işte; sözümüzle namlusunu dolduran, gözyaşımızla bıçağını bileyleyen, kederimizle kalemini parlatana da birer mektup bırakır gibi, gidiyoruz işte..

“doğu’ya gideceğim, daha doğu’ya” gelişiyle ölümü doğu’da yüceltenlerden ve ülkesiz şarkılar’ın da şairi ednan yoldaş, her zamanki konuşkanlığı, heyecanı ve bıçaklarıyla sözümüzü söylemeye devam ediyor nasılsa, düş yoldaşları divanında:
“bir daha solmaz bir kere yeşeren çiçek / öteki de öteki , ne olmuş yani”

mart’07, a’dam

Mehmet Çetin

E-Ütopiya: Sayı 2-bahar kitabı-2007



Son Güncelleme: Pazartesi, 16 Ocak 2012 11:11
 
Unutma Uçurumu PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 16 Ocak 2012 10:34

“Çığlık ve jilet; hangisi daha çok yaralar insanı?”
Masalın Ölümü’nde Vecdi Erbay’ın da dediği gibi, evet; ‘çığlığın içinden geçiyor insanlar’.
Sadece insanlar mı; işgâl ve sömürü ve talan hırsıyla malûl yeryüzü egemenleri neredeyse bütün bir kâinatı uzadıkça uzayan bir çığlığın içinden geçiriyorlar. Asıl yıkım da, çığlığın muhataplarının kendi çığlıklarını bile kanıksamaya, ona yabancılaşmaya başladıkları yerde başlıyor ki...

Duyup unuttuğumuz, yaşayıp unuttuğumuz ne çok şey, ne çok çığlık vardır, kimbilir. Kolektif hafızaya dahil kılınmamış ve bir şekilde kayıt altına alınmamış bu ‘unutma’ hallerinin daha sonra o uçurumdan nasıl çıkıp geldikleri, bu gelişleriyle nasıl daha da yakıcı-yıkıcı olabildikleri ise, herkesin kendi hayatındaki tanıklıklarla çoğaltılabilir. Ki, içinden geçip gitmeye kalktığımız ve unutma uçurumuna terkettiğimiz o çığlıkların, birer bumerang örneği, ne zaman, nerede bize geri dönecekleri ise, ‘Masalın Ölümü’nde de olanca sahiciliğiyle açığa çıktığı gibi, bizim onlarla ilişki biçimimizde saklıdır.

‘İnsan belleği nisyan ile malûldür’ denilse de, insanın asla ve asla unutamadığı anlarının olduğu bilinir. Vecdi Erbay’ın ‘Masalın Ölümü’ adlı yeni öykü kitabını okurken, hem ortak hayatlarımızdan bildiğim ve hem de önceden okumamış olsam da, bir ayrıntısından tanıdığım öyküler öncelikle beni böyle bir keder ile tebessüm sarmalında dolaştırıp durdular. Unutma bahçemize armağan ettiğimiz ne çok anı, çığlık ya da masalın, kendi olanaklarıyla nasıl yaşayıp geldiklerinin, sonraki karşılaşma anlarında kendilerini nasıl hatırlattıklarının en yakın kanıtı, en azından benim için, Masalın Ölümü’yle bir kez daha doğrulanıyor işte.

İşte, Masalın Ölümü’ndeki öykülerin arasında dolaşan yüzyirmi sayfalık boş defter ile karşılaşınca uzun yıllar öncesinden gelen bir hatırlama ile duraksıyorum, mesela. O an, bundan yaklaşık otuzbeş yıl öncesine ait bir andır. Hayatımın, en azından politik hayatımın sonrasını belirleyecek düzeyde etkili bir an. İbrahim Kaypakkaya ile o ilk buluşma anımızdaki konuşmalarımız da, o konuşmamızda Kemalizm’e dair dedikleri de, asla ve asla unutamadıklarımdan. Asıl söylenmek istenense; o dönemde İbrahim Kaypakkaya ile yakın ilişkisi olan arkadaşlardan biri anlatmıştı, meâlen; ‘İbrahim, Genel Eleştiri yazısındaki değinilerinden öteye, Kemalizm ile ilgili olarak kareli bir defteri doldurmuştu. Kemalizm’e dair kapsamlı bir incelemeydi, ama o kareli defter...’

Türkiye’de sağcısından solcusuna, Türkünden Kürdüne, çok geniş bir kesimin giderek ‘kutsalı’, ‘dokunulmazı’ ve bu anlamda neredeyse ‘dini’ olmaya başlayan Kemalizm’e dair İbrahim’in yazdıklarını okuyabilmek, diğer bir çok konuda artık farklı düşünse de Kemalizm konusundaki tesbitlerine belki o günden daha da çok inanan birileri için o ‘kayıp’ defterde yazılanların önemi anlaşılır olmalıdır.

O defter yok ama...

“Dırbesiye...”
Birazdan saldırmaya, hedefini ağulamaya hazır bir yılan gerilimiyle uzayıp giden tren yolu tam da ortadan iki bölüyor Dırbesiye’yi. Bu tarafı Vecdi’nin doğup büyüdüğü ve TC’nin adını Şenköy koyduğu ortaboy bir kasaba; diğer tarafı ise, Suriye topraklarına dahil olduğunu bildiğimiz bir yurt parçası! Şenköy ile karşı taraf neredeyse simetrik bir kuruluş halinde. Sorun sadece aynı ailelerden gelen insanların o taraf ve bu taraf bölünmüşlüğüyle sınırlı değil; Dırbesiye’yi kendi topraklarına ‘dahil’ kılmış olanlar, yapılaşmada da tuhaf bir simetriyi öngörmüşler. Bu taraftaki TMO binasının benzerinin karşı tarafta ve yaklaşık aynı hizada yapılması, vb. gibi. Hani neredeyse ‘tavuklarımız birbirine karışır’ kadar yakın ve iç içe...

Değil ama;
‘Çocukken’ diye konuşmaya başlamıştı Vecdi, yakından tanıdığımız o mahcubiyetiyle; ‘karşı taraftaki çocuklarla sık sık küfürleşir, hatta taşlaşırdık’. Susuyor sonra. Küfürleşme ve taşlaşma sebeplerinden önce susma sebebini birazdan soracağız kendisine. İlkin durumu anlamaya, en azından kabullenmeye çalışıyoruz, Ahmet Telli ile. Meğer, Dırbesiye’de devletler düzeyinde süren bu yarışın en trajik yanı aynı dili konuşan, aynı inancı paylaşan ve hatta aynı ailelerden gelen çocukların birbirleriyle kavga etmesi değilmiş; asıl trajedi bu kavganın gerekçelerinde saklıymış.
O an, daha da koyulaşan bir mahcubiyetle kavga gerekçelerini anlatıyor Vecdi; ‘o tarafın çocukları Mustafa Kemal’e küfür edince biz de Hafız Esad’a küfür ediyorduk. Bu küfürleşme sonrasında da...’

Bunu birkaç gün gün önce Helîm Yûsiv ile de paylaşmış Vecdi.
Çünkü, ve meğer, Helîm Yûsiv da Dırbesiye’nin Suriye tarafındamış!
Konuşmuşlar, karşılıklı gülümsemişler birbirlerine, yine o tanıdık mahcubiyetle. Adından önemle söz edilen bir Kürt edebiyatçısı olan Helîm Yûsiv, trajedinin karşı yakasına nasıl bir estetik tanıklık sundu, bunu henüz bilmiyorum ama ‘Masalın Ölümü’ buna dair önemli izler bırakıyor. Okurun bu iz ve izlekleri izlemesi durumunda okuduklarının sadece birer öykü olmadığını, başka derinliklere yolculuk yapacağını, ve bunun pek de ‘müsterih’ bir yolculuk olmayacağı rahatlıkla söylenebilir. Bu anlamda yazar, yara ve tanıklıklardan biriktirdiklerini, ‘kin ve nefret’ yerine, ‘anlama’ haline kazanır ve ortak kazanıma dönüştürürken; ‘dost’ ve ‘düşman’ ayrımındaki kurgusallığı da bütün çıplaklığıyla gözle önüne sermiş oluyor. Bu durum, Masalın Ölümü’nün öncelikle kutlanmaya ve öğrenilmeye değer bir farklılığı, farkındalığı olsa gerekir.

Nitekim, aynı kasabanın ‘devlet sınır yılanı’ tarafından ikiye bölünmesi sonrasında karşı taraflara dönüşen aile çocuklarının, bu toprakları mülk edinen devletlerin başkanları adına birbirleriyle kavga etmeleri, dünyanın şimdisine de bir açıklama getiren ve giderek daha da koyulaşan bir trajedi olarak ortayerde duruyor zaten; Irak’ta mesela, Afganistan ya da Ruanda’da. Kızıltepe’de hatta; Masalın Ölümü’nde yer alan pek çok öykünün coğrafyasında; o masallarda üşüyüp duran çocukların ve artık hiç üşüyemeyecek olan Uğur çocuğun yurdunda...

“Wejdi, kardeşim olur...”
Vecdi Erbay ile ilk ne zaman karşılaştım, hiç mi hiç hatırlamıyorum. Ya da, biz Kâl û Balâ’dan beri tanışıyorduk zaten, gibi bir hissedişten de kaynaklanabilir bu durum. Ama Kunduz Düşleri’nin ‘Kitapsızlar Kitabı’nı yayına hazırladığımız günlerden başlayıp; Piya Yayın Kolektifi, kitaplar, dergiler, etkinlikler, kentler, ülkeler ve sürüp giden yenilgiler ile koyulaşan bir düş yoldaşlığı ve, ince ince güzellemeye değer bir dina-exret kardeşliği işte...

Bunları, ‘Masalın Ölümü’ne dair eleştirel yorumlarda bulunmadan önce söylememin apaçık bir nedeni var ama: evet, Vecdi kardeşim olur ve biraz da bu nedenle, ona dair yazdıklarım da, yazacaklarım da taraflıdır! Bu demektir ki övgüde de, eleştiride de böyle bir aidiyetin ve taraflılığın etkilerini görmek şaşırtıcı olmamalıdır.

Şöyle de söylenebilir mi; yazarını yakından tanıdığınız bir kitabı okumak, yazılanların satır aralarını okumaya da olanak tanıdığı için, isteseniz de ‘objektif’ olamıyorsunuz. Yani yazarını yakından duyduğunuza inandığınız bir kitabı okumanın keyfi hiç de kolay bulunur ve yaşanır bir keyif değil aslında. Ancak bunun için verili zihniyet dünyamıza ‘küçük’ bir müdahale de gerekebilir; pozitivist kutsama ile malûl ‘objektif olma’ obsesyonundan mümkün olduğunca uzaklaşarak, mesela; muhtemel yanılgıları da kazanım sayarak...

Mesela, Vecdi’nin yazmamak için aslında ne kadar ‘ayak dirediğini’ bilmeme durumunda, Masalın Ölümü’ndeki kimi öykülerin sanki ‘aceleyle’ yazılmış olduklarını söylemek, mümkün. “İnsan, bütün kendi oluşuna rağmen, içinde yaşadığı toplumdan bağımsızlığını koparıp alamıyor. Bu, biraz da biriktirdikleri, duyarlığı, müdahale etme isteği ve sorumluluk hissiyle iligilidir. İnsan, bir şekilde kendini ait hissettiği yere ilgisiz kalamıyor, giderek güçlü bağlar kurmak istiyor. Bunun için, kendine özgü kişisel hikayesini, yine toplumsal bir yapılanmanın içinde yaşıyor” dediğinde Vecdi; bunun ‘milletçilik, ülkecilik, vb.’ duyuşlardan âzade, bir başka duyma çabası olduğunu görmeme; yani içine doğduğu dili, kültürü, Dırbesiye’yi, Kızıltepe’yi, Mardin’i, o uzak coğrafyayı, o derin hissiyatı ‘içeriden’ anlamama durumunda onun ‘Kürt’ kaldığını söylemek de mümkün; olabilir.
Ve hatta, dahası da var:

Edebiyatın evrensel yasalıklarından kabul edilen, o; ‘ne’ anlatıldığından çok ‘nasıl’ anlatıldığı optiğiyle okunduğunda, Masalın Ölümü’nün kimi ‘edebi zayıflıklar’ taşıdığı da söylenebilir, mesela. Evet, kendi okuma zevkim ve dil-söylem tercihim üzerinden okuduğumda Masalın Ölümü ile aramda eleştirel mesafenin burada açığa çıktığını söylemek gerekiyor. Yani, öykülerdeki dilin kuruluşunda; ‘Sisli Gece Hatırası’ örneğinde olduğu gibi kimi öykülerin kurgusunda; ‘Masalın Ölümü’ ya da ‘Çığlık ve Jilet’ gibi birkaç öykünün dışında, öykülerin estetik örgüsünde ‘nasıl’ sorunsalını çok dert edinmemiş ve geleneksel öykücülüğün sınırlarını pek de zorlamamış görünüyor; gibi cümleler, bu kitaba dair muhtemel eleştiri taşları, hatta bir yârenin ‘gülleri’ olarak da anlaşılabilir: beis yok!

Kasıt, kişisel hayatından da tanıdığımız hırssız ve hatta idddiasız olma halinin, öykülerin semantiğinde asla sakil durmadığıdır öncelikle, ve hatta başka bir sahici-etik kuruluşa işaret de ettiğidir. Bu anlamda Masalın Ölümü kuşkusuz ki önemli bir duyarlık ve birikime yaslanıyor. Bu yanıyla kitabı zevkle okuduğumu burada da belirtmek isterim.
Ne ki sonuçta yapılan edebiyattır; karşılığını da tutkuyla arar.

Kasıt; illa ki yoğun çağrışımlı söylem; imgeler, metaforlar, alegoriler değildir ayrıca; kitaptaki öykülerin dokusunu oluşturan, ‘başka türlü anlatılamazmış zaten’ dedirten bir sıkılıkta, yani anlatıdaki sahiciliği karşılayacak bir dil dokusu, dokunuş ve örgütlenmesi bağlamındadır. Bu bir yanıyla, basit anlatımla yalın anlatım arasındaki o muazzam uçurumun yeterince görülemeyişi olarak da yorumlanabilir. Ki zaten, söz ve anlatı dünyasındaki büyük alt-üst oluşlar ve birikmelerden süzülüp gelen ‘yalın’ anlatım ile gündelik ‘basit’ anlatım arasındaki uçurumu çoğunlukla iyi göremediğimiz, niyet edinsek de hakkını yeterince veremediğimiz gibi durumlar, her yazanın ‘belası’ olsa gerekir.
Böyle bir yalınlık hasreti, çoğu kez yazarın ömründen de uzun bir zamana yayılır.
Kardeşim olan ‘Wejdi’ye bu anlamda da uzun ömürler diliyorum; yazacaklarına dair iyimserliğimle!

“Değilse, ve mesela....”
Bilindiği üzere edebiyat, proaktif bir ideoloji pratiğidir de.
Biraz da buradan bakıldığında, yazarın öyküler dolayımıyla nasıl bir vicdani duyarlık sunduğunu; ait olduğu tarafa dahi nasıl eleştirel yaklaşabildiğini, mesela nasıl bir ‘şiddet’ eleştirisi yaptığını, özel duyarlıklarını, hayatın hemen her alanında egemenlikçi kültürlenmeyle nasıl bir tartışma halinde olduğunu, bu ve sayılabilir daha pek çok etik ve ideolojik tutum alışıyla, aslında ‘ne’ üzerinden başka bir ‘nasıl’a, nereden kişisel katkı sunduğunu görmek mümkün ve gereklidir de.

Bu anlamda Vecdi Erbay, kitaba dair bir söyleşide “Sait Faik’i okumuş hiçbir Diyarbakırlının hiçbir İstanbulluya önyargıyla düşmanlık besleyebileceğini sanmıyorum. Aynı şekilde, Mem û Zîn’i okumuş bir İstanbullunun da Diyarbakırlıyı daha iyi anlayacağına inanıyorum” derken, ya da “iktidar, insanlar arasındaki köprüleri yıkıyor ve herkes herkese yabancılaşıyor” saptamasında bulunurken, öykülerin etik-ideolojik evrenine de önemle işaret etmiş oluyor ki, Masalın Ölümü, öncelikle bu bağlamda ilgiye değer bir kitap olarak öne çıkıyor. Yani, edebiyat yapma histerisiyle malûl bir ‘nasıl’dan çok, ‘ne’nin sahici dışlaştırılması olarak bir başka ‘nasıl’a ve estetiğe işaret edişiyle kitap kendisini açıkça belirginleştiriyor.

Değilse, Kürt bir yazarın anlatılarında, bölgedeki azınlıkların, Arapların mesela, Türkçe edebiyatta örneği az görülür yoğunlukta ne çok ve niye yer aldıklarını anlamak zorlaşabilir. Yani kendi yarasına kapanıp kalmaktan dolayı, başkalarının yarasını görmezden, duymazdan gelen bir ‘bölge egemeni’ değildir Masalın Ölümü’nü yazan; ki bu son derece öğretici bir tutumdur ki, özel bir ilgiyi de hak ediyor olsa gerekir.
Yazar, taraf olma histerisiyle duyulmayan sızıları da duyar ve edebiyat dolayımıyla onları bir müdahale olanağı olarak hayatımıza kazandırırken, yaptığı edebiyatın ‘hakkaniyet’ine de dikkat çekmiş oluyor.

Değilse, ve mesela;
Öyküler niye hep geçmiş ya da geniş zaman avlularına kuruluyor; niye hep bir dut ağacı var o coğrafyada; niye hep rüzgâr var mesela; yağmur sonra ve kar, var; ve hep bir soba: hep üşümüşler için: kavurucu yaz sıcağında terlerken dahi birazdan üşüyecekler için; sığırcıklar, askerler, sisli geceler var; o sisli geceler içinde yitip giden sevgililer, güzellemeler, linçler, cinnetler, kimselerin öyküsüne gölge dahi olamamışlar var; kederler içinde bir çocuk gülümsemesi mesela; asla anlayamadığı kıyımlar, sefaletler var, var iken;
Çocukluk masalının soldurulduğu yerde solacaktır masalcı, meğer; duyulduğunu duymazsa!
Ya da şöyle söylenebilir mi: öykülerde bizi serinleten o dut ağacının gölgesinde; öncelikle çocuklukta sezilene ve simgeleşene, doğaya ve öteki olana karşı bunca acımasızlık, bunca şiddet sarmalının içinden sıyrılmak ne kadar mümkün ise, oradan seslenmektedir yazar, bakın: “çocukluğuma geri dönüyorum her defasında”.
Ama neden?
Ama yazarın, okurdan asıl dileği ve dilediği de, bu ‘neden’de aranacak yanıtta saklı değil mi zaten?
Değilse, ve mesela; Masalın Ölümü’nü hakettiği yerden ‘duymak’ biraz daha zorlaşabilir.

“Yüzyirmi sahifelik defter ile ezcümle...”
Bu çabadaki sahici tutumu adına Masalın Ölümü, apaçık bir ‘başka’ optikle okunmayı talep ediyor, kanımca; bunu hak ediyor da. Mikro-estetik bir okuma ve yorumlamadan çok, son derece öznel bir üst okumayla dile gelen bu yaklaşımlar, ve bu vesileyle hatırlananlar adına da söylenebilir ki; içine doğmaktan öteye, içinde tutsak alındığımız bu hayattan, arzu duyup tercih ettiğimiz kâinatın hasretine estetik olanaklar sunmak için daha bir heyecana, bu heyecanı daha bir ‘farklı’ örgütlemeye ihtiyacımız var. Bu heyecanı çoğaltan katkıların da hakettikleri yerden ve yeniden ve daha da çoğaltılmaya ihtiyacı olduğu gibi...

Bu anlamda; ‘evet, bir yerlerde bir masalın hâlâ yaşadığına işaret ediyor’ oluşuyla Masalın Ölümü, aynı anda, olanaklı oluşa da işaret etmiş oluyor. Söz, Vecdi Erbay’ın; ‘çocukluğumuzun masallarında olduğu gibi bütün dillerin, kültürlerin, renklerin üstünlük yarışına girmeden birlikte yaşayabileceğini, böyle bir umudun hâlâ var olduğunu’ söylediği yerden özele aktarıldığında ise; en bireysel olandan en ulusal-toplumsal olana kadar yaşanmış bütün o travmaları, hem içeriden okumak ve anlamak babında, hem de edebiyatın mesele edindikleri karşılığında, Masalın Ölümü’nün başka bir sahiciliğe, başka bir cesarete ve iyimserliğe güzelleme yapmış olduğu, gönül rahatıyla söylenebilir.

Dahası da, bu yazının muhtemelen en özel ve öznel yeridir artık:
Adının yanında sustuğunu söylediği cehennemde biriken yeni öyküler, şiirler kadar olsun, Vecdi Erbay’ın, boş olduğunu söylediği o ‘yüz yirmi sayfalık’ deftere, o muhtemel romanını yazmasının beklendiği de söylenebilir. Nitekim, kitapta bütüne de sirayet eden ama özellikle birbirini tamamlayan kimi öykülerdeki yapı taşları, kendisini haberdar eden ‘roman’ın zaten yazılmaya başlandığı görünümündedir.
O halde, ‘Masalın Ölümü’ ile yazılana da, o deftere yazılacak olana da ‘ser seran ser çawan’ ile ‘ezcümle’ demenin de zamanıdır...

Mehmet Çetin

E-Ütopiya Sayı 1 kış kitabı-2007

Son Güncelleme: Pazartesi, 16 Ocak 2012 10:45
 
''Külden Evler''-Mehmet Çetin PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 16 Ocak 2012 09:37

“Ben de yansaydım, yaşananları kim anlatacaktı…”
“Askerler köye geldiklerinde...” diyordu, ’93-94 yıllarında Dersim’deki köy yakma-boşaltmalar döneminde Çat Köyü Muhtarı; “...güz mevsimiydi. Ben de cevizlerimi dökmüş, kurumaları için evin damında güneşe sermiştim. Evleri ateşe verdiler, damdan aşağı inip bir-iki yatak kurtarırım umuduyla ateşin içine daldım. Dışarıya çıktım… panik içindeydim… öyle ki yatakları sırtımdan indirmeden tekrar evin içine götürüp… aynı şekilde tekrar dışarı çıkmışım. O an artık alevler evi sarmıştı.
İkinci kez evin içine girip geri döndüğümde, alevler içinde kaldığımı düşünen yaşlı köpeğimin pencereden içeriye atlayışını gördüm... öyle kalakaldım… bir an köpeğimin arkasından ateşe atlayıp, onun vefasına kayıtsız kalmak istemedim... bir yanda insanları ateşe veren insanlar, diğer yanda da küle dönen bir bedeni kurtarmaya çalışan bir köpek. İnanın o saatten sonra sanki yalnızca bu olayı anlatabimek için yaşadım.
Ben de yansaydım, yaşananları kim anlatacaktı…”

Yazları köyde, kışın Ankara’da çocuklarının yanında kalan Muhtar, bu olaydan sonra köyü yakıldığı için Ovacık’ta kurulan prefabrik konutlarda kalmaya başlıyor ve bir daha da orayı terk etmiyor: “Bir köpeğin yuvasına gösterdiği sadakati, insan olarak ben de toprağıma göstermek zorundayım, derdi. Bu süreçte yapılan her eyleme katıldı. Adı Emirali Karakaya idi. O benim babamdı. 2003 yılında hakka yürüdü” diyor, dönemin Ankara Tuncelililer Derneği Başkanı da olan İbrahim Karakaya, ve devam ediyor; “bu sürecin bize verdiği en önemli ders; toprağına, tarihine, kültürüne ve inanç değerlerine sahip çıkmanın, varolmakla eşdeğer olduğudur.”

“Ömrümün yarısını orada bıraktım…”
“O yıl sonbahar boyunca askerler boşaltılan tüm köyleri gezerek yanmamış bütün evleri yaktılar” diyordu, o dönemde ve o dağlarda gerilla olarak bulunan Zeynelê Çamali; “...köylerde kalan ne kadar at, katır ve eşek gibi hayvan varsa onları kurşuna dizdiler. O yıl köy yakma, boşaltma ve hayvan öldürme operasyonları kar yağana kadar devam etti.”

“Yakılan köylerden eşya taşımaya gidiyordum” diye anlatmaya başlıyordu H. Ayrılmaz’a, bir diğer Ovacıklı; “...her taraftan dumanlar yükseliyordu. Daha önceleri cıvıl cıvıl olan bu köylerde şimdi hiç kimse yoktu, uygulanan zulümden sonraki sessizlik ürkütücüydü. Bu sessizliği bozansa kedi ve köpeklerin varlığıydı. Her eşya almaya gittiğimde, etrafıma toplanıyorlardı. Her birinden ayrı bir ses çıkıyordu.
Bu zulümden onların payına da yalnızlık ve ölüm düşmüştü. Ayaklarıma dolanıyorlardı, ne demek istediklerini anlıyordum ancak, ben de çaresizdim. Çıkardıkları seslerle sanki bana; bizimkiler nereye gitti, her gün oynadığımız çocuklar nereye kayboldular, der gibiydiler. Bir taraftan onların sesi, bir taraftan ağlayarak kalan eşyaları yüklemek... diğer bir duygum da bu hayvanların ne olacağıydı.
Bu gel-gitler bir hafta sürdü ve bu bir haftalık süreçte ömrümün yarısını orada bıraktım.

Çünkü ben traktörü yükleyip yola koyulduğumda hepsi ‘bizsiz gitme, ne olur bizi sahiplerimizin yanına götür’ dercesine arkamdan koşmaya başlıdılar. Ta ki ben gözden kaybolana dek..
O manzara bugünkü gibi hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor ve asla da gitmeyecek!”

A waxt ğeribiyê de:
“Vane, ma kê dewê ra veciaym” vat bi Ana Dina; “...yi dewanê ma de çıqa kutık u pısıngi ma estê, tedê amee peser, şiye dormê qıslê guretê... ”

“Kaçtık, kaçtık, kaçtık…”
“Bir gün, kartalların uçuştuğu bir bölgede kaybedilen köylülerin cesetlerinin olabileceği duyumunu aldık” diyordu dönemin Tunceli CHP İl Başkanı, resmi kayıtlara göre 423 faili meçhulün(!) olduğu 1994’te: “Bir çobanın kılavuzluğunda gittiğimiz söz konusu bölgede bir ceset bulduk. Ceset; kuşlar ve kurtlar tarafından parçalanmıştı. Ceset, kaybedilen 12 köylüden birine aitti. Geride kalan 11 kişinin akıbeti hâlâ esrarını korumaktaydı. Bu olaylardan sonra diğer köylüler paniğe kapılıp davarlarını yok pahasına satıp Elazığ ve diğer şehirlere kaçtı.”

“... Köyümden kaçışım kaza gibi bir şeydi” diyordu o çocuk sesiyle Sybella Willees, dünyanın bir başka coğrafyasında ve ‘Bir Gün Kaçmak Zorunda Kaldık’ başlıklı anlatısında; “...askerler geldiğinde saat beş civarındaydı ve biz oyun oynuyorduk. Hemen kaçtık. Nereye gittiğimizi bilmeden, öylesine kaçtık. Ben askerleri görmedim; yalnızca silah seslerini, çığlıkları ve bum bum bum bumm diye ses çıkaran ve bir çok kişiyi öldüren bomba seslerini duydum. Hepsi, sanki bir kaza gibi, aniden oluverdi ve yanımıza hiçbir şey almadan kaçtık; ne yemek, ne giysi, hiçbir şey almadık.
Kaçtık, kaçtık, kaçtık...”

“Ama onlar bunu bilmezler, çok uzaklardan gelmişler…”
“Aras nehrinin kollarından birine yakın yerde oturuyorduk. Ülkemize Taokh ülkesi denir” diye yazılıyordu kadim tarihlerdeki bir kıyıma dair, Aras ırmağı kıyısında bulunan bir tablette; “...o güne kadar hiç görmediğimiz biçimde giyinmiş korkunç barbarların ülkemize girdiğini duyduk. Bunlara Yunan deniliyormuş, çok uzaklardan gelmişler. Kaleye çekildik; kadınlarımız, çocuklarımız ve hayvanlarımız. Bizim taştan başka silahımız yok. Bu canavarların güneş altında yanan sivri ve keskin bıçakları var.

Kalemize deliler gibi saldırdılar, taşlarla kafalarını ezdik. Durmadılar. Sonunda taşlarımız bitti. Karımla gözgöze geldik. Kızımızı tuttuğu gibi kayalardan aşağıya attı, sonra da kendisi atladı. Tüm Taokh çocuklarının parçalanışını izledim, tüm kadınlarımızın güzel bedenlerinin kayalarda kırılıvermesini. Sonra sıra bize geldi, tam aşağıya atlayacakken Yunanlının biri belime yapıştı. Aklısıra beni durdurup tutsak edecek. Biz Taokhları tutsak edecek. Biz Taokhlar teslim olmayız. Ama onlar bunu bilmezler, çok uzaklardan gelmişler” diye paylaşıyordu bunu bizimle Celal Saçaklıoğlu ve aktarımını sürdürüyordu:

Belime yapışmış o barbarla birlikte kendimi atıverdim aşağıya. Çığlık çığlığa bağırdı yaratık, kayalara çarparken o altta kalmış olmalı. Beni, öldü diye bıraktılar. Artık kimim kimsem yok ama tutsak da olmadım; hayvanlar gibi dağlarda yaşadım, sürekli göç ettim. Gecikmiş ölüm gelip beni bulmadan, acılarımı bu tablete döküyorum...”

“Ayaklar altına alınan gururumuzdur, şerefimizdir, haysiyetimizdir…”

“Bizi mezarlarımızdan, ziyaretlerimizden koparıp Hozat’a getirdiler, ekmeğe dilendirdiler” diyordu sonra, köyünden sürgün edilen Rukiye Kankotan; “...sokak ortasında elimize tutuşturulan 1 kilo un, 1 kilo şeker ve yarım paket çay onurumuza dokunuyor. Ben elimde file ile Hozat’ın caddesinde yürüdüğümde, oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi ağlamaklı oluyorum.

Ayaklar altına alınan gururumuzdur, şerefimizdir, haysiyetimizdir. Biz dilenci değiliz; ne yalvarmaya ne de yardım talep etmeye geldik. Biz, Dersimlilere yaraşır bir şekilde hesap sormaya geldik. Bizi rahat bıraksınlar!..
Bırakmıyorlar mı... Dersimli 300 kadın bana imza verdi… Mücadelemizde çaresiz kalırsak; nasıl ki kadınlarımız 38’de zalimin eline düşmemek için kendilerini bebekleriyle uçurumlardan attı, akar sulara atlayıp intiharı seçti, biz de gecenin birinde çocuklarımızı kundakta, kocalarımızı yatakta bırakıp Pertek suyuna atlarız… ya da bir ormana gider etrafımıza gaz döker, yakarız…
Ya da silah alır dağa çıkarız.Bu bir propaganda değildir.
O acıya dayanılır, ama çektiğimiz acılar dayanılacak gibi değildir.
İnşallah şanslı çıkarlar da, üçüncü şıkka bizi mecbur bırakmazlar…”

“Yangın bütün bir bölgeyi sarıyor...”
“Biz Siirt Pervari G. köyü halkındanız...” diye yazmaya başlıyordu Mehmet M, 12 Şubat 1991 tarihli dilekçesinde; “Köyümüze yakın bir yerde PKK'lılar ve askerler çatıştılar. Bu olaydan sonra Pervari’de görevli binbaşının emri üzerine askerler maddi varlıklarımızı tutuşturmaya başladılar. Köylü kadınlar onlara müdahale ettiler. Askerler onları fırlatıp attılar. Yakılan varlıklarımız: Beş binin üzerinde kavak ağacı, dört tondan fazla buğday, köyün etrafındaki bütün ormanlık alan, köylülerin otlarıyla birlikte yirmiden fazla ahır.

Şimdi köy boşalmış durumda, bütün evlerin yakılacağını adımız gibi biliyoruz...
Köyün dışına çıkarıldığımız an hayvanlarımız askerler tarafından taranıyordu.
Bitişikteki M. köyünün arılarını dahi kovanlarıyla birlikte yaktılar...
Önümüze iki seçenek koymuşlardı; ya korucu olup ölecektik, ya da terk ve açlık!
Biz nerelerde, nasıl barınacağız? Çocuklarımızı neyle doyuracağız?”

“Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Boşaltılan Yerleşim Birimleri Nedeniyle Göç Eden Yurttaşlarımızın Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Tespit Edilmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu” 14 Ocak 1998 tarihinde TBMM’ye 170 sayfalık bir rapor sunuyor. ‘Ulusal hassasiyetleri rencide etmemek için’ rapor diplomatik bir üslupla yazılıyor olmasına karşın, karabasanı açık bir şekilde kayda geçirmiş oluyor.

Belki de en önemli katkısı, OHAL Valisi'nden köy yıkımlarıyla ilgili resmi bir rakam koparmayı başarmış olması. Komisyonun bu raporuna göre bölgede 820 köy (ki Helsinki İzleme Komitesi’nin Ekim 2002 tarihli raporuna göre 1994 yılına kadar bölgede 3.000 köy haritadan silinmiş) ve 2.345 küçük yerleşim biriminden toplam olarak 378.335 kişi göç ettirilmiştir.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı raporlarına göre ise: “Olağanüstü Hal Bölgesi’nde 1990 yılından 1993 yılına kadar 923, 1994 yılında ise 1000 kadar mezra ve köy boşaltılmıştır. Bölgede göçe zorlama yanında can güvenliğinin ciddi bir tehdit altında olması nedeniyle de önemli ölçüde göç yaşanmıştır. Bir örnek olarak, Olağanüstü Hal Bölgesi’nde 1991 yılında 31; 1992 yılında 360; 1993 yılında 467; 1994 yılında 423 faili meçhul cinayet işlenmiştir. Yaşanan şiddet olayları sonucunda yüzbinlerce insan mağdur duruma düşmüş, yaklaşık 2-3 milyon kişi yıllardır yaşadığı yerleri terk etmiştir...”

“Evinizi boşaltır mısınız, roket atacağız...”
İnsanlığın kanayıp duran açık yarası Filistin’de, füze saldırısı sonucu oturulamayacak hale gelen evinin yıkıntıları önünde, “saat 01.30 sırasında aradılar” diyor, Ebu Gali'nin oğlu; “merhaba, İsrail ordusundan arıyoruz. Rahatsız ediyoruz ama, yarım saat içerisinde evinizi boşaltmanız gerekiyor, dediler. En son karşı komşumuzu aramışlar. Onlara da 2 dakika süre vermişler.
Gece yarısı kalktık, 20 metre ötede beklemeye başladık. İşte durum, şimdi gördüğünüz gibi...”
O sırada, yani Ekim 2006’da ve Afganistan’da; işgalci bir general de, içi suyla dolu ağaçları yakamadıklarından yakınıyordu; "ormanları beyaz fosfor bombasıyla yakmaya çalıştık, işe yaramadı, dizelle yakmaya çalıştık, olmadı. Bitkiler şu sıra öylesine sulu ki, onları yakamıyoruz" diyebiliyordu, pervasızca...
Pervasızca, evet!

Küresel emperyalizm ve yerel işbirlikçileri, egemenlik hırslarıyla yeryüzünü her anlamda yangın yerine çevirirken, artık ‘ormanları, evlerinizi bombalayan PKK helikopterleridir’ türünden bir dezenformasyona dahi gerek duymayacak pervasızlıkta yapabiliyorlar bunu. Bunun sonrasında onbinleri, yüzbinleri, milyonlarca insanı yine ölümün, sefaletin ve sürgünün cehennemine atabiliyolar vb.
Irkçı, ulusdevletçi mülkiyet sınırları içinde tutsak alınmış ya da eğemenlikçi diğer saldırılar, yakım/yıkımlar sonrası yeryüzüne sürülmüş insanlık aynı kaderi, aynı kederi paylaşıyor. İnsanlığın, yaşam hakkı merkezli; dillerin, inançların, kültürlerin, cinsiyetlerin ve doğanın özgürleşmesi hasreti, belki de her zamankinden daha çok ağırlaşıyor bu nedenle, daha da koyulaşıyor. İnsanlık tarihinin ufuk menzilindeki ‘sınırsız ve sınıfsız bir dünya’ hasretine işaret edecek seçeneklerin sınırlılığı, bu koyulaşmayı daha da katlanılmaz kılıyor. Sonrasında ise...

“Şiddetin yol açtığı ruhsal problemler...”
“Zorunlu olarak göç eden insanlar uzun bir dönem çok yoğun bir şiddet ortamında yaşamış kimselerdir. Çoğunlukla göç ettikleri yerlerde de ciddi sosyal, ekonomik, kültürel sorunlarla karşılaşmakta, ayrıca şiddet ve baskıdan da tam olarak kurtulamamaktadırlar” diyordu, Psikiyatrist Doğan Şahin, 1995 yılında, olayların ardısıra, Gazi Mahallesi izlenimlerinde:

“Şiddetin yol açtığı ruhsal problemler çoğunlukla göçün yarattığı sorunlarla üstüste binmekte ve tabloları ağırlaştırmaktadır. Zorunlu göçün, mağdurların yaşamaya alışık oldukları yerden kopmaları, yerleştikleri yerde işsizlik, barınma, ekonomik zorluklar, kültürel ve uyum zorlukları gibi problemlerle karşılaşmaları yanında, göçten evvel, göç sırasında ve göçten sonra çok ciddi travmalara maruz kalmışlardır...”

1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’nde ise şunlar söyleniyordu:
“Madde 1: Tüm insanlar özgür; onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirlerine karşı bir kardeşlik anlayışıyla davranır. Madde 2: Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ve toplumsal köken, doğuş ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede ileri sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir. (...)
Madde 3: Herkesin yaşama ve kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı vardır. Madde 5: Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ve ceza uygulanamaz. Madde 6: Herkesin, nerede olursa olsun yasa önünde bir kişi olarak tanınma hakkı vardır. Madde 9: Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.
Madde 10: 11: 12.. ”

“Hama...”
“Sürgüne çıktığımız günü hiç mi hiç unutmuyorum” diye söze başlıyordu Usenê Mirzî; “mezramızdaki bütün canlılar bizimle yola düşmüşlerdi sanki. Marquez’in romanlarında görmeye alıştığımız o gerçeküstü mü, o büyülü gerçeklik mi, nasıl tanımlanırsa artık, o fotoğraf kareleri bir bir kazınıyordu altı yaş çocukluğumun hafızasına. En çok da gözyaşını unutmuyorum;
Herkes, ama herkes ağlıyordu çünkü, ve...

Sonrası daha da anlatılamaz bir yıkım.
Ömrümün sonrasına ağır birer travma olarak kalacak o sürgün günlerinde benim payıma düşenler bir yana ama, babamın yaşadıklarını uzun uzun anlatmayı çok isterdim. O bunları hiç anlatamadı çünkü, anlatamaz artık. Ona sormak istediğim ne çok şey kalmış meğer o günlerden bana, sormak isterdim, soramam artık. Mesela; ben henüz 8-9 yaşlarındayken, gecenin bir vaktinde o çocukluk uykumdan beni niye uyandırırdın a benim güzel babam, demek isterdim; uyandırdıktan sonra ‘hadi 66 oynayacağız’ demek de ne demekti sahiden? Sen kahvehaneye gidip de orada kağıt oynamak nedir bilmezken, benimle paylaşmak istediğin neydi gerçekten?
Hasret mi?
Senden bana armağan en güzel sırlardan biri de bu ‘hasret’ olmalı piye me, demek isterdim; insanın kendisine dahi hasret düşürüldüğü şu zulüm dünyasında hasret, bu zulme karşı koymanın da bir ifadesi ve imkanı sanki. Sanki senin o anlatılamaz hasretin ile tanımışım ben Dersim’i.
Seni yitirdiğimiz ikinci sürgünün sonrasındaki hasret ise...”

“Sürgünlerin Yüzyılı...”
“Şimdi, bir yerde doğup, bir yerde büyüyüp, adı gurbet olan bir yerde ölüyoruz” diye yazıyor Fadıl Öztürk; “yurdumuzda gömülmek ya gözümüzde, ya da vasiyetimizde kalıyor sadece. Doğduğumuz yerde yaşlanmayı bizden aldılar. Bizim de sularımız gibi hayata akmak, dağlarımız gibi omuzları dik durmak, mevsimleri karşılayıp uğurlamak gibi hakkımız var...”

“Yeryüzünü, hatta bütün bir kâinatı zapturapt altına almak isteyen empeyalizmin marifetiyle” diye sözü devralıyor Xeca Qeremani; “Birleşmiş Milletler’in raporlarına göre son 30 yılda dünyadaki göç-sürgün ikiye katlanıp 200 milyonu bulmuş. Yani şu anda 200 milyonu aşkın insan...
Göç yoktu aslında ‘sürgünler yüzyılı’ olarak da tanımlanan 20.yy’da, şimdi de yok; savaş, işgâl, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal vb. nedenlerle, göç ettirilme var, ki nihayetinde sürgündür bu. Bu ormanları yakarak, evlerimizi başımıza yıkarak, insanı toprağından, ziyaretlerinden, mezarlarından, ırmaklarından uzak düşürerek ne yaptığını sandı ki faşizm?

Yaptıkları onların yanına şimdilik kâr kalmış olsun ama onlar bir şeyi hâlâ bilemediler: Dersimlilerin, Dersim’i nasıl duyduklarını ve yaşadıklarını bilemediler, anlayamadılar.
Bu insanları sürgüne çıkarmakla sorunu halletmiş mi oldular? Dersimli, sürüldüğü cennete de cehenneme de beraberinde götürür Dersim’ini. Yeryüzünde kaç kent vardır ki böyle; dağına, ağacına, ırmağına, yazı-yabanına, kurduna-kuşuna, bu kadar klam, stran, deyiş yakılan! Ateşte sınanmış bir halkı yine ateşlerde sınamak istediler ama sonuçları kendileri de görüyorlar işte: Dersimliler sürüldükleri yerlerde, diasporada mesela o kadar etkin oldular ki; dil, inanç, kültür, edebiyat, sanat, dayanışma, hemen hemen her alanda önemli bir birikim yarattılar. Yaptıkları her şey Dersim içindi ve yapmaya da devam ediyorlar işte. Ekonomik örgütlenme anlamında Munzur AŞ ve diğer kimi yatırımlar; sosyal dayanışma anlamında kurulmuş vakıflar, cemaatler, Türkiye’de Tunceli Dernekleri Federasyonu, Almanya’da Dersim Dernekleri Federasyonu, diğer özerk örgütlenmeler, dergiler, kitaplar, albümler, oyunlar, belgeseller, dünyaya örnek verilebilecek Umudun Türküsü vb. projelerin başarısı.... daha ne çok kazanım! Evet, orman yakmalar, baskılar, özellikle de Dersim’i haritan silmek amaçlı barajlar, siyanurla altın aramalar vb. sorunlar şimdilerde çok can yakaıcı, ama..”

“Değil...”
“Değil” diye itiraz ediyor Serkan;”bunlar birer kazanım olmakla birlikte, genellikle dışarıdan bakıldığı için görülmeyen pek çok sorunu artarak devam ediyor Dersim’in. Yani sorun sadece barajlar, siyanürle altın aramalar değil. En önemli tahribat kültürel kirlenmede yaşanıyor mesela. Yine, tarihi eser kaçakçılığından söz ediliyor mu hiç? Hem de henüz hiçbir arkeolojik araştırma ve kazının yapılmadığı ve zaten sınırlı sayıdaki tarihi eserin olduğu Dersim’de. Ermenilerden kaldığı söylenen kilise türü yapılar nerede mesela... avlanma ya da... iktidarın yerel temsicleri eliyle örgütlenmek istenen fuhuş... uyuşturucu... anadilimizin ağzımızdan yitip gitmesi... çatışma gerekçesiyle orman yakmaların bugün de sürüyor olması... iş ve istihdam yetersizlikleri.. sivil toplum kurumlarımızın önemli ölçüde politik çevrelerin penceresinden Dersim’e bakıyor olması... doğayla uyum içinde yaşamanın yurdu olan Dersim’de önce doğaya hükmetme hırsı, ardısıra tahrip ve kimbilir daha ne çok zarar-ziyan... yani sorunlar 2006’da dahi, orman yakmalarda olduğu gibi, pek çok alanda artarak sürüyor aslında ve bir de, arabesk Dersimci yaklaşımlarla fetişleştirilen Dersimciliğe karşı Dersim dostlarının giderek tedirginleşmesi... mesela bu da görülmek istenmiyor.
Yoksa, daha eşitlikçi bir ülkede ve dünyada illa ki Dersim hırsımız olamaz herhalde, değil mi?”

“Ama unutamıyorsun ki nereli olduğunu! Bu kent ardından gelecek misali” dediğinde Nesimi Aday;

“Koparıldığım doğa koşullarında ve yine o doğallıkla yaşayabilseydim eğer” diyorum ben de; “...yani başka bir dil öğrenmeye mecbur tutulmasam, kekeme bırakılmasam, dilim, kültürüm, inancım, değer ve yaşam estetiğim başka yerlerde aşağılanan, yasaklanan, kınanan bir hal almasa ve ben bu kadar yalnız bırakılmamış olsam sürüldüğüm yerlerde, yurdum dediğim yere bu kadar derin bir hasret duymazdım belki. Bu hasreti katlanılmaz kılan asıl faktörlerden biri, sürüldüğümüz, yaşamak zorunda bırakıldığımız yerlerde yaşadıklarımız, tanık olduklarımız, oradaki mağduriyetlerdir.. ki eğer, şu yeryüzü bizim de yurdumuz olsaydı eğer, nereli olduğumuzu hatırlamak gibi bir gereksinim de duymazdık belki...”

“Ezcümle...”
Tarihi itibarıyla diller, inançlar, kültürler, doğa ve doğal yaşam şenliği olarak da tanımlanan Dersim’in trajedisinin önemli bir kesitine, ‘belgelerle’ önemli kanıtlar ve tanıklıklar sunuyor Cemal Taş, Külden Evler ile. “Aslanların tarihini avcılar yazdıkça, avcılar hep haklı kalacaktır” diyen Afrika atasözünün haklılığını yeniden hatırlatırca ve, olup bitenlerin bir de bizim aklımımız ve kalbimizle okunması, anlaşılır kılınması ve karşı karşıya kaldığımız yıkıcı tehditlere yine birlikte karşı koymanın olanaklarının birlikte açığa çıkarılması, paylaşılması çağrısı, duyarlılığı ve dileği ile...
Bu duyarlık, emek ve içtenliğe minnetle teşekküer ederken, anlıyoruz ki yine:

“Yaşamak ve düşünmek için gereken o en hayati dersi, tarihin infazına maruz kalmışlardan alırız” demişti Homi Bhabha, yani; “mağdur edilenlerden, sürgünlerden...”

Yani "Külden Evler"den..


Mehmet Çetin/''kitabın sonsözü''

Cemal Taş/Külden Evler-TİJ Yayınları

E-Ütopiya: Sayı-1 kış kitabı-2007

Son Güncelleme: Pazartesi, 16 Ocak 2012 10:15
 
Hükümran İnsan Türcüdür, Irkçıdır, Cinsiyetçidir! / Mehmet Çetin PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 10 Eylül 2011 14:13
".., bitkilere ve hayvanlara revâ görülen muamele, uygarlıklar düzleminden
bakıldığında, insanlar arasındaki ilişkilerin de kriteridir." Ulus Baker

Dağların, Kurdun-Kuşun Rızkı
Çocuklarının ardı sıra iz sürüyordu anne.
Veli’yi zaten göremiyordu. Toprağa armağan kaldığını da göremedi. Ama yılları bulan politik faaliyet ve cezaevi yaşamından çıkıp gelen diğer oğlu Kamer yaşıyordu. İstanbul’daydı.

Uzun yıllar sürgün hayatı yaşamak zorunda kalan çocuklarından Musa da nihayet Türkiye’ye gelebiliyordu artık ve o da İstanbul’daydı. Kısa bir süre için anne de İstanbul’da. Sürgündeki diğer oğlu yurduna dönemiyordu hâlâ ama onunla ‘bırae exretê’ olmamızdan mı, kendisini görme isteğim gibi, anne de beni görmek istemişti.

Kelaynak’tayız: Anne, Musa ve Kamer ile.
Anne, sözü hangi cümlede gezdirirse gezdirsin, getirip ‘ben köye gitmek istiyorum’ da noktalıyordu. Bunu yaparken, çocuklarının itirazına karşı, Necati dolayımıyla olacak, aileden biriymişim gibi benden de destek bekliyordu. Ben de haddimi bilip susuyordum ama uzayan o, ‘ben köye gitmek istiyorum’ ısrarından sonra annenin susup kalmasına katlanamayan Kamer, biraz da sinirlenmiş gibi yaparak; ‘ne var köyde.. kim var.. neyimiz kaldı.. gidip ne yapacaksın orada?’ dediğinde, anne; ‘gidip bostan ekeceğim’ diyordu. Kamer, 70’i aşan yaşıyla annenin orada yaşamakta zorlanacağı kaygısıyla sinirleniyor:
-Kimin için ekeceksin o bostanı anne? Kim kaldı ki orada, söyle kimin için?
O ana kadar, her ‘ben köye gitmek istiyorum’dan sonra başını öne eğip uzun uzun susan anne bu kez ağır ağır ve belki acıyla ama biraz da kınayan ve hatırlatan bir sesle yanıt veriyor Kamer’e:
-Sen dağların, kurdun-kuşun rızkını da unutmuşsun oğul…

Doğanın en yıkıcı afeti, insan
Sanırım şunu demeye çalışıyorum; annenin sözünü ettiği ‘dağların, konu-komşunun, kurdun-kuşun rızkı’ meselesi bizlerin çocukluktan beri bildiği, yaşayarak öğrendiği bir değerdi ve bu, içine doğduğumuz kültürden bize armağandı. Ama gün geliyor bizler de ‘dağların, konu-komşunun, kurdun-kuşun rızkını’ unutan insanlara dönüşebiliyorduk işte.
Bunun da hatırlattıkları oluyor..

Xırmaçık: çocuk gözlerin tanıklığıyla, kırk dünya yılı öncesinden bir hatırlamadır: Köylü, ekinini eker. Sular. Gübreler. Yeşerip boy atmasını izler. Her türden zarar-ziyana karşı korur onu; komşunun evcil, doğanın özgür hayvan talanından da. Vakti gelir biçer ekinini ve alıp harmana getirir. Ekini biçerken ‘theyr u thür’ün payını tarlada bırakması bir an için es geçilebilir ama harmanda yaşanan, bu yazının meramını anlatmak için özel bir önem arz etmektedir.

Harmanda tane ile saman ayrıştırıldıktan sonra, diyelim ki buğdaydır ektiği, buğday tanelerini harmanın ortasına piramit formunda yığar. O anda harman sahibi köylünün yaptığı ilk iş, birkaç avuç buğdayı alıp harmanın yakın çevresine rastgele serpiştirmektir. Bu, ‘theyr u thür’ün, yani börtü-böceğin rızkıdır. Ya ondan ya da buğdayı çuvallarla evine taşıdıktan sonra, harmanda bıraktığı bir miktar ürünü de, etrafta bekleşen çocuklara, yoksullara, komşulara dağıtır. Bu da ‘der u ciran’ın, yani konu-komşunun hakkıdır ki adı xırmaçık’tır. Kırmançca orijinli ‘xırmaçık’, ‘harman yerinde verilen sadakalık’ olarak açıklansa da, durum tam olarak bu değildir. Çünkü ’xırmaçık’ dağıtmak sadece varlıklı ailelerin harcı değildir. Kuşkusuz ki harman sahibinin ekonomik gücü, sosyal statüsü, o yılki bereket gibi faktörler, dağıtılacak xırmaçık’ın oranını etkilese de, oranın değişmesi, ’ciraniyê’ içerikli bu paylaşımın özünü değiştirmemektedir.

Farklı sosyo-politik koşul ve kültürel iklimlerde yaşamanın getirdiği muhtemel kimi farklılıklara karşın, kırsal toplum insanı, kendisini, içinde yaşamını idame ettiği doğanın bir parçası olarak görmeye daha yatkındır. Bir hayat-deneyim bilgisi olarak bunun görünürlerinden biri de, doğadaki diğer varlıklarla ilişkisinde kendi insanlığını sınamaya çalışması, ‘konu-komşunun, kurdun-kuşun rızkı’nı da böyle bir yerden anlıyor olmasıdır. Her ne kadar Crosby haklı olarak ‘insanlar yalnızca meşalelerle ya da taştan silahlarla donanmış olsalar dahi (…) dünyanın en tehlikeli ve acımasız vahşileridir’ dese de, insan yıkıcılığının, uygarlaşmayla koşut bir seyir izlediği de apaçıktır. Nitekim, kadim sayılabilecek kimi kültürlerde insan ölüsünün, toprağa gömülmeden önce yöredeki en yüksek tepelerden birine ‘kurdun-kuşun rızkı’ olması mantığıyla bırakılması, bir zaman sonra sadece kemikleri kalan ölünün toprağa gömülmesi dahi bir hatırlama olarak yeniden hatırlanabilir. Örnekler çoğaltılabilir..

Meram da esasen bu insani yıkıcılığın, gelişme, ilerleme, uygarlık kutsaması ve hatta fetişizmiyle, bunu meşru kılma süreci ve tarihsel seyri arasındaki ilişkiyi anlama çabasında saklıdır zaten. Mesela, ilk yontulan çakmak taşıyla ilk eritilen demir arasında yaklaşık üç milyon yıl varken, bununla hidrojen bombası arasındaki sürenin sadece üç bin yıl olduğu söylenmektedir. İnsanı ‘gelecek yiyici’ olarak tanımlayan Avustralyalı biyolog Tim Flannery’in de işaret ettiği ya da kimi antropologların ‘ideolojik patoloji’ diye tanımladıkları ve çılgınlığa dönüştüğünü söyledikleri şey, tam da budur. Yani ilerleme ya da bugünü kurtarma adına, doğanın ve doğadaki ‘öteki’lerin emeğini, varlığını, geleceğini yağmalayan egemen insan, doğadaki örgütlü ve ‘meşru’ şiddetin tarihini de yazmaya devam etmektedir. İlerlemeye dair fiili inancımız dallanıp budaklanmış ve bir çeşit ideolojiye dönüşmüş durumda’ diyen R. Wright, yakın yıllarda yıkıcı etkisi fiilen yaşanan küresel ısınmaya dair de, ‘ısınma oldukça kötüdür, ama’ demektedir, ‘asıl kötü olan dünyadaki iklim dengesinin ani bir şekilde alt-üst olması, aşırı ısınma ve aşırı soğumalarla dolu olan o eski şekline dönmesidir. Eğer bu gerçekleşirse (…) uygarlığın büyük deneyi feci şekilde son bulacaktır.’

Hükümran insan türcüdür, ırkçıdır, cinsiyetçidir
Irkçılık kavramına benzeştirilerek "speciesism" olarak ilk kez 1970’de Richard D. Ryder tarafından kullanılan türcülük, esasen, insan merkezli dünya algısı ve davranışının eleştirisiyle, ve insan egemenliğinin yıkıcılığına karşı hayvan hakları savunusuyla gündeme geliyor. Peter Singer’ın "Hayvan Özgürleşmesi" adlı kitabı da, bu bağlamda önemli bir çalışma olarak kabul görüyor. Doğadaki diğer canlılarla kıyasında insanı kutsallaştıran ve insan şovenizmi olarak da tanımlanan türcülüğün, insanın evrim sürecinde hangi evreye tekabül ettiği önem arz etmekle birlikte, bunun meşru kılma süreci ve saiklerinin tartışılması, konu bağlamında daha da aciliyet kazanmaktadır.

Öyle; türcülükten, ırkçılıktan ve cinsiyetçilikten söz ediyorsak, insanla, bizatihi insanın bunu meşrulaştırdığıyla sözü açımlamak durumundayız. İnsanın bu ‘meziyet’leri kazanmaya başladığı yer de, insanın, insansı olmaktan çıkıp ‘modern insan’ olmaya başladığı yer olsa gerekir. Yani, doğadaki diğer varlıklarla ilişkisinde onları, Aristoteles’in deyimiyle “canlı mülk” olarak görmeye başlayan insan, ve böylece insan merkezli bir kâinat algısını meşrulaştıran bir tarihsel seyir içinde, DNA'sının yüzde 99'dan fazlası aynı olduğu halde, türcülüğünü ırkçılıkla ve cinsiyetçilikle taçlandıran insan, kendi doğasına yabancılaşma sürecinin de ürünüdür. Ki zaten sorun, esasen türlerin, ırkların ya da cinslerin eşitsizliğinde de değil; bu eşitsizliğin bir egemenlik aracına dönüştürülmesinde, egemenliğin de dinsel, bilimsel vb. referanslarla meşrulaştırılmasında saklıdır. Yani semavi dinler, aydınlanma süreci, modern toplum, hümanizm ve bilim de, değişik katkılarıyla ne yazık ki bu meşrulaştırmanın etkin özneleri olmuşlardır.

Yaşamsal bir ihtiyaçtan öteye, tartışılmaz bir hak olarak doğayı ve doğadaki diğer varlıkları insanın mülkü kılan bu meşrulaştırma sayesinde uygarlıklar, öncelikle ‘öteki’lere karşı bir şiddet ve soykırım örgütlenmesi olarak biçimlenmiştir. Bu meşrulaştırmanın bir Pirus zaferi olarak tanımlanmasında da beis yok artık. Nitekim, modern insanın, sadece diğer türlere karşı zaferiyle sınırlı olmayan, kendi türdeşleri üzerindeki acımasız zaferi sayesinde bu noktaya geldiği ve soykırımcı o ayak izlerinin şimdisi olduğu yüksek sesle söylenmektedir de. İlerlemenin Kısa Tarihi’nde Ronald Wright, antropolojik bir bakışla, insansıların farklı türlerinin birbirlerini yok etme sürecine dair, Neandertaller ‘evrimsel bir son yüzünden ortadan kaybolsalardı, o zaman doğal seçilimin elediği bu türün kaderine yanmaktan başka seçeneğimiz olmazdı’ diyordu. ‘Ama şayet onlar modern insan ırkının bir türüyse, o zaman onların yok oluşunun, tarihin ilk soykırımı olduğunu kabul emek zorundayız. Hatta daha da kötüsü, bu belki de ilk değildi, sadece kanıtların bize ulaşabilmesi anlamında ilkti. Buna göre biz bir milyon yıllık acımasız zaferlerden süzülerek, atalarımızın günahlarını genetik haritamızda taşıyarak, tekrar tekrar aynı biçimde davranmaktayız’ derken, insanın tarihsel gerçeğini hakkaniyetle dile getiriyordu.

Dünyadaki yaşamı getirdiği var ya da yok olma sınırına rağmen ‘tekrar tekrar aynı biçimde’ davranmaya devam eden insanın, doğasına ve doğadaki ‘öteki’lere yabancılaşma süreci, doğa tarafından biçimlenmesi sürecinin de sona erdiği ama edindiği yeni kültürel değerler üzerinden biçimlendiği bir ‘ilerleme, gelişme’ sürecidir de bu, şimdi mağmasında yandığımız. W.H. Auden, her ne kadar ‘bir kültür, sahip olduğu ağaçlardan daha değerli değildir’ dese de, bu meşrulaştırma, insan kültürünü kutsama bağlamını daha da koyulaştırmaktadır. Türî, ırkî, cinsî ötekileştirmenin tarihi, tam da bu meşrulaştırma zemininde ‘şiddet’ kültürünü daha da meşru kılmıştır. Antropolog M. Wolpoff ‘Şiddet olmaksızın bir insan topluluğunun diğerinin yerini alması düşünülemez’ derken, tam da bu sürece işaret ediyordu.

Yani, doğa karşısında tek efendi, insan. Doğadaki diğer canlıların da efendisi, insan. Doğadaki tüm varlıkları ve emeklerini sadece kendisine sunulmuş birer nimet olarak gören tek varlık, insan. İnsanlar arasında kendi klanı, kendi kabilesi, kavmi, aşireti, milleti, cinsi biricik olan, insan. Düşünen tek varlığın kendisi olduğuna inanan, bütün kâinatı yönetme hırsıyla malul en akıllı, en zeki tek varlık, insan. Bundandır ki, dünyadaki bütün canlı/cansız varlıkların mülk sahibi olan, doğaya, doğal yaşama dair bir aidiyet taşımak yerine, doğayı ve doğadaki tüm varlıkları temellük eden insan, doğadaki diğer türlerle ilişkisinde de, farklı ırklar ve cinslerle münasebetinde de türcüdür, ırkçıdır ve cinsiyetçidir!

Ezcümle, ciraniyê
Sokrat ölüme mahkum edilmiş.
Eşi, haksız yere öldürülüyorsun, deyip ağlamaya başlayınca;
Ne yani, demiş Sokrat; bir de haklı yere mi öldürülseydim!

Dünyadaki türcü, ırkçı, cinsiyetçi insan katliamına tepkilerin çoğu kez böyle ‘haksız yere’lik itirazı ve iniltisiyle sınırlı kaldığı koşullarda; bu katliamı yapanların, cinayetlerini meşru kılmaları, egemen kıldıkları zihniyet dünyalarıyla bütün bir insanlığın ruhunu ve vicdanını teslim alıp suç ortağı yapmaları da kolaylaşmaktadır. Tıpkı cinsiyetçilik gibi, bunun sınandığı bir başka alan da dünya dilleri ve içlerinden çoğunun kaderi ve kederidir. Nitekim, araştırmalara göre, şu an dünyada konuşulan dil sayısı 7 bin civarında olmasına karşın, bu dillerden her biri, iki hafta içinde yok oluyor.
Bir ekbilgi daha; ‘öteki’leştirilmiş bu diller, bitki ve hayvan türlerinden de daha hızlı yok oluyor..

Ciraniyê, Kırmançca bir sözcük. Türkçe meali ‘komşuluk’.
Metin Türkçe yazıldığına göre, önermeyi de ‘komşuluk’ diye yazıp geçmek mümkündü. Ama değil; milyonların içine doğdukları ve yine içine öldükleri bu dil, TC tarihi boyunca yasaklı bir dil olarak yaşadı. Bu topraklarda daha önce de söndürülen kimi diller gibi yıllardır yokedilme tehdidi altında. Bu dilin dağları bombalanır, ormanları yakılır, çocukları kekemeleştirilir, ırmakları kendi sularıyla boğulmak istenirken, bu yıkıcılığa politik anlamda karşı çıkanlar dahi, bu dilden üç-beş sözcük olsun, ‘ağızlarına’ almadılar. Tıpkı, bu coğrafyada son konuşanını da yitirdiğimiz Ibıhça’dan bir sözcüğü dahi dilimize armağan almadığımız gibi. Biraz da bundandır ki, Ciraniyê, hiç değilse bu tartışmada, hakkaniyeti hatırlatmak istiyor. Derken;

Bilindiği üzere, insanın tekçiliği de, ırkçılığı da, cinsiyetçiliği de türcülüğüyle başlayan bir süreçtir. Algı sürecinin ‘tekçileşme’ serüveni, insanın öncelikle doğadaki diğer varlıklarla ‘ciraniyê’ ilişkisini, ardısıra da kendi türü arasındaki eşitliği bitirmesiyle koşut bir süreçtir. Ciraniyê, en azından bu anlamda, yani insanın yemek, tüketmek, yok etmek durumunda olduklarıyla araya konulacak mesafeyi belirlemek için bir olanak olarak değerlenebilir. Yani ilerleme, gelişme, sanayileşme, kentleşme gibi saiklerle ortaya çıkan sanayi, nükleer, evsel ve diğer insan karakterli atıklarla oluşan kirliliğe ve yıkıma karşı; doğadaki tüm canlıların ortak yaşam alanı doğanın, insanın yağmasına ve talanına, bu anlamda ter türden şiddetine ve savaşına karşı; ekolojik dengenin bozulmasına karşı; doğadaki değişik dil, ırk, cins, inanç, sınıf ve kültürün, bitki ve canlı türünün yaşamını sürdürmesi, insanın, bir parçası olduğu doğayla uyum içinde yaşaması için, doğadaki her türden varlıkla ilişkinin bir de ‘ciraniyê’ bağlamında düşünülmesi, bir seçenek olarak sürece katkı sunabilir.

Doğadaki ‘öteki’ insan ve canlı varlıklarla daha sahici bir ciraniyê ilişkisi kurmanın önceliklerinden biri de, onların yaşam hakkına saygıdan, en azından onları iştahla ‘yeme’ alışkanlığıyla araya bir mesafe koymaktan geçecektir. Burada vegan/vejeteryan önermesinden öteye bir açılım da gerekmektedir. Egemen insanın hırsı, kutsal amacı için ‘öteki’ insan dahil, her varlığı araçsallaştırmaktadır. Bundandır ki, G. Francione’ın da işaret ettiği gibi, yaşam hakkı sınırını ‘homo sapiens’in her şeyi mülk edinici sınırından öteye taşımak gerek. Bu anlamda da ‘temin edilmesi gereken ilk hak, başkalarının amaçlarına hizmet eden bir araç muamelesi görmeme hakkıdır.’

Tartışılması, hem zihniyet dünyası ve hem de davranış farkındalığına kazandırılması önerilen bu ‘mesafe’, Ruther’ın sözünü ettiği ‘doğayla ve insandışı yaşam formlarıyla yeni ilişki kurma yolları’nda bulgulanabilir. Yine Ruther’ın “İnsan yaşamı projesi, artık ‘doğaya hükmetme’ projesi olarak değerlendirilmemeli. (…) Bunun yerine, ekolojik uyuma dayanan yeni bir dil bulmalı, içinde yaşayıp hareket ettiğimiz, varlığımızı ortaya koyduğumuz dünya sistemleriyle bilincimiz arasında karşılıklı bir ilişki kurmalıyız” demesi gibi.

Önerilen, ne tarihsel sınıf savaşımı gerçeğini, ne sömürüyü ya da yoksulluğu, ne de bütün bunlara sebep olanın egemenlikçi sistemler ve onların şiddeti olduğu gerçeğini dışarıda bırakan bir ilişki biçimi değil; ama sanayi adına, yerleşim adına, tarım adına, avcılık adına, teknolojik gelişme, deneme, ve bilimsel ilerleme adına; yani her ne gerekçeyle olursa olsun, insanın tüketim hırsına, her şeyi mülk edinmesine, ve tür olarak sadece insan adına değil; yaşamın bir bütün olarak var ya da yok olma tehlikesine karşı, algıdan davranışa değişim adına, yeryüzünün bir canlı organizma olduğu gerçeği ve farkındalığıyla, yeni bir hukuka, yeni bir sözleşmeye ‘ciraniye’ bir değişim ve dönüşüm zemini sunabilir.

Nitekim, bir atomaltı parçacığı ikiye ayırılıp evrenin iki ucuna yerleştirildiğinde, iddiaya göre, bu iki parçacık, sanki hiç ayrılmamışlar gibi, aynı hareketleri yapamaya devam ediyorlarmış, mesela. Yani ister teolojik bağlamda kâinatın ruhsal bütünlüğünden, ister materyalist ‘evrenin maddi birliği’nden söz edelim, sonuç, evrenin organik birliğine, evrendeki her varlığın birbiriyle ‘komşuluk’ ilişkisi içinde olduğu gerçeğine işaret etmektedir. Çin’de sıkılan böcek ilaçlarının Antarktika buzullarında biriktiği bilgisiyle söylenmelidir ki, bu ilişki, örneğin Medine Vesikası’nda dile geldiği gibi, artık, ‘her taraftan kırk haneye kadar komşu sayılır’ gibi de değil; galaksimizdeki diğer muhtemelleri de dışarıda bırakmayan ama öncelikle evrende bütünü gören, içinde yer aldığı parçayı duyan bir ciraniyê hukukuyla yeniden düşünülmelidir.

Bu hukuk, Ulus Baker’in, insanlar arasındaki ilişkilerin de kriteri olarak gördüğü ‘bitkilere ve hayvanlara revâ görülen muamele’nin reddiyle öncelikli cümlesini kurabilir. Dünyanın yeni bir düşe ihtiyacı olduğunun giderek daha çok dillendirildiği günümüz dünyasında türlerin, cinslerin, emeğin ve doğanın özgürleşmesi süreci buradan da sınanmayı talep etmektedir.


Mehmet Çetin
31 aralık’07, İstanbul
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Son Güncelleme: Cumartesi, 10 Eylül 2011 14:18
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 6