Unutma Uçurumu PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 16 Ocak 2012 10:34

“Çığlık ve jilet; hangisi daha çok yaralar insanı?”
Masalın Ölümü’nde Vecdi Erbay’ın da dediği gibi, evet; ‘çığlığın içinden geçiyor insanlar’.
Sadece insanlar mı; işgâl ve sömürü ve talan hırsıyla malûl yeryüzü egemenleri neredeyse bütün bir kâinatı uzadıkça uzayan bir çığlığın içinden geçiriyorlar. Asıl yıkım da, çığlığın muhataplarının kendi çığlıklarını bile kanıksamaya, ona yabancılaşmaya başladıkları yerde başlıyor ki...

Duyup unuttuğumuz, yaşayıp unuttuğumuz ne çok şey, ne çok çığlık vardır, kimbilir. Kolektif hafızaya dahil kılınmamış ve bir şekilde kayıt altına alınmamış bu ‘unutma’ hallerinin daha sonra o uçurumdan nasıl çıkıp geldikleri, bu gelişleriyle nasıl daha da yakıcı-yıkıcı olabildikleri ise, herkesin kendi hayatındaki tanıklıklarla çoğaltılabilir. Ki, içinden geçip gitmeye kalktığımız ve unutma uçurumuna terkettiğimiz o çığlıkların, birer bumerang örneği, ne zaman, nerede bize geri dönecekleri ise, ‘Masalın Ölümü’nde de olanca sahiciliğiyle açığa çıktığı gibi, bizim onlarla ilişki biçimimizde saklıdır.

‘İnsan belleği nisyan ile malûldür’ denilse de, insanın asla ve asla unutamadığı anlarının olduğu bilinir. Vecdi Erbay’ın ‘Masalın Ölümü’ adlı yeni öykü kitabını okurken, hem ortak hayatlarımızdan bildiğim ve hem de önceden okumamış olsam da, bir ayrıntısından tanıdığım öyküler öncelikle beni böyle bir keder ile tebessüm sarmalında dolaştırıp durdular. Unutma bahçemize armağan ettiğimiz ne çok anı, çığlık ya da masalın, kendi olanaklarıyla nasıl yaşayıp geldiklerinin, sonraki karşılaşma anlarında kendilerini nasıl hatırlattıklarının en yakın kanıtı, en azından benim için, Masalın Ölümü’yle bir kez daha doğrulanıyor işte.

İşte, Masalın Ölümü’ndeki öykülerin arasında dolaşan yüzyirmi sayfalık boş defter ile karşılaşınca uzun yıllar öncesinden gelen bir hatırlama ile duraksıyorum, mesela. O an, bundan yaklaşık otuzbeş yıl öncesine ait bir andır. Hayatımın, en azından politik hayatımın sonrasını belirleyecek düzeyde etkili bir an. İbrahim Kaypakkaya ile o ilk buluşma anımızdaki konuşmalarımız da, o konuşmamızda Kemalizm’e dair dedikleri de, asla ve asla unutamadıklarımdan. Asıl söylenmek istenense; o dönemde İbrahim Kaypakkaya ile yakın ilişkisi olan arkadaşlardan biri anlatmıştı, meâlen; ‘İbrahim, Genel Eleştiri yazısındaki değinilerinden öteye, Kemalizm ile ilgili olarak kareli bir defteri doldurmuştu. Kemalizm’e dair kapsamlı bir incelemeydi, ama o kareli defter...’

Türkiye’de sağcısından solcusuna, Türkünden Kürdüne, çok geniş bir kesimin giderek ‘kutsalı’, ‘dokunulmazı’ ve bu anlamda neredeyse ‘dini’ olmaya başlayan Kemalizm’e dair İbrahim’in yazdıklarını okuyabilmek, diğer bir çok konuda artık farklı düşünse de Kemalizm konusundaki tesbitlerine belki o günden daha da çok inanan birileri için o ‘kayıp’ defterde yazılanların önemi anlaşılır olmalıdır.

O defter yok ama...

“Dırbesiye...”
Birazdan saldırmaya, hedefini ağulamaya hazır bir yılan gerilimiyle uzayıp giden tren yolu tam da ortadan iki bölüyor Dırbesiye’yi. Bu tarafı Vecdi’nin doğup büyüdüğü ve TC’nin adını Şenköy koyduğu ortaboy bir kasaba; diğer tarafı ise, Suriye topraklarına dahil olduğunu bildiğimiz bir yurt parçası! Şenköy ile karşı taraf neredeyse simetrik bir kuruluş halinde. Sorun sadece aynı ailelerden gelen insanların o taraf ve bu taraf bölünmüşlüğüyle sınırlı değil; Dırbesiye’yi kendi topraklarına ‘dahil’ kılmış olanlar, yapılaşmada da tuhaf bir simetriyi öngörmüşler. Bu taraftaki TMO binasının benzerinin karşı tarafta ve yaklaşık aynı hizada yapılması, vb. gibi. Hani neredeyse ‘tavuklarımız birbirine karışır’ kadar yakın ve iç içe...

Değil ama;
‘Çocukken’ diye konuşmaya başlamıştı Vecdi, yakından tanıdığımız o mahcubiyetiyle; ‘karşı taraftaki çocuklarla sık sık küfürleşir, hatta taşlaşırdık’. Susuyor sonra. Küfürleşme ve taşlaşma sebeplerinden önce susma sebebini birazdan soracağız kendisine. İlkin durumu anlamaya, en azından kabullenmeye çalışıyoruz, Ahmet Telli ile. Meğer, Dırbesiye’de devletler düzeyinde süren bu yarışın en trajik yanı aynı dili konuşan, aynı inancı paylaşan ve hatta aynı ailelerden gelen çocukların birbirleriyle kavga etmesi değilmiş; asıl trajedi bu kavganın gerekçelerinde saklıymış.
O an, daha da koyulaşan bir mahcubiyetle kavga gerekçelerini anlatıyor Vecdi; ‘o tarafın çocukları Mustafa Kemal’e küfür edince biz de Hafız Esad’a küfür ediyorduk. Bu küfürleşme sonrasında da...’

Bunu birkaç gün gün önce Helîm Yûsiv ile de paylaşmış Vecdi.
Çünkü, ve meğer, Helîm Yûsiv da Dırbesiye’nin Suriye tarafındamış!
Konuşmuşlar, karşılıklı gülümsemişler birbirlerine, yine o tanıdık mahcubiyetle. Adından önemle söz edilen bir Kürt edebiyatçısı olan Helîm Yûsiv, trajedinin karşı yakasına nasıl bir estetik tanıklık sundu, bunu henüz bilmiyorum ama ‘Masalın Ölümü’ buna dair önemli izler bırakıyor. Okurun bu iz ve izlekleri izlemesi durumunda okuduklarının sadece birer öykü olmadığını, başka derinliklere yolculuk yapacağını, ve bunun pek de ‘müsterih’ bir yolculuk olmayacağı rahatlıkla söylenebilir. Bu anlamda yazar, yara ve tanıklıklardan biriktirdiklerini, ‘kin ve nefret’ yerine, ‘anlama’ haline kazanır ve ortak kazanıma dönüştürürken; ‘dost’ ve ‘düşman’ ayrımındaki kurgusallığı da bütün çıplaklığıyla gözle önüne sermiş oluyor. Bu durum, Masalın Ölümü’nün öncelikle kutlanmaya ve öğrenilmeye değer bir farklılığı, farkındalığı olsa gerekir.

Nitekim, aynı kasabanın ‘devlet sınır yılanı’ tarafından ikiye bölünmesi sonrasında karşı taraflara dönüşen aile çocuklarının, bu toprakları mülk edinen devletlerin başkanları adına birbirleriyle kavga etmeleri, dünyanın şimdisine de bir açıklama getiren ve giderek daha da koyulaşan bir trajedi olarak ortayerde duruyor zaten; Irak’ta mesela, Afganistan ya da Ruanda’da. Kızıltepe’de hatta; Masalın Ölümü’nde yer alan pek çok öykünün coğrafyasında; o masallarda üşüyüp duran çocukların ve artık hiç üşüyemeyecek olan Uğur çocuğun yurdunda...

“Wejdi, kardeşim olur...”
Vecdi Erbay ile ilk ne zaman karşılaştım, hiç mi hiç hatırlamıyorum. Ya da, biz Kâl û Balâ’dan beri tanışıyorduk zaten, gibi bir hissedişten de kaynaklanabilir bu durum. Ama Kunduz Düşleri’nin ‘Kitapsızlar Kitabı’nı yayına hazırladığımız günlerden başlayıp; Piya Yayın Kolektifi, kitaplar, dergiler, etkinlikler, kentler, ülkeler ve sürüp giden yenilgiler ile koyulaşan bir düş yoldaşlığı ve, ince ince güzellemeye değer bir dina-exret kardeşliği işte...

Bunları, ‘Masalın Ölümü’ne dair eleştirel yorumlarda bulunmadan önce söylememin apaçık bir nedeni var ama: evet, Vecdi kardeşim olur ve biraz da bu nedenle, ona dair yazdıklarım da, yazacaklarım da taraflıdır! Bu demektir ki övgüde de, eleştiride de böyle bir aidiyetin ve taraflılığın etkilerini görmek şaşırtıcı olmamalıdır.

Şöyle de söylenebilir mi; yazarını yakından tanıdığınız bir kitabı okumak, yazılanların satır aralarını okumaya da olanak tanıdığı için, isteseniz de ‘objektif’ olamıyorsunuz. Yani yazarını yakından duyduğunuza inandığınız bir kitabı okumanın keyfi hiç de kolay bulunur ve yaşanır bir keyif değil aslında. Ancak bunun için verili zihniyet dünyamıza ‘küçük’ bir müdahale de gerekebilir; pozitivist kutsama ile malûl ‘objektif olma’ obsesyonundan mümkün olduğunca uzaklaşarak, mesela; muhtemel yanılgıları da kazanım sayarak...

Mesela, Vecdi’nin yazmamak için aslında ne kadar ‘ayak dirediğini’ bilmeme durumunda, Masalın Ölümü’ndeki kimi öykülerin sanki ‘aceleyle’ yazılmış olduklarını söylemek, mümkün. “İnsan, bütün kendi oluşuna rağmen, içinde yaşadığı toplumdan bağımsızlığını koparıp alamıyor. Bu, biraz da biriktirdikleri, duyarlığı, müdahale etme isteği ve sorumluluk hissiyle iligilidir. İnsan, bir şekilde kendini ait hissettiği yere ilgisiz kalamıyor, giderek güçlü bağlar kurmak istiyor. Bunun için, kendine özgü kişisel hikayesini, yine toplumsal bir yapılanmanın içinde yaşıyor” dediğinde Vecdi; bunun ‘milletçilik, ülkecilik, vb.’ duyuşlardan âzade, bir başka duyma çabası olduğunu görmeme; yani içine doğduğu dili, kültürü, Dırbesiye’yi, Kızıltepe’yi, Mardin’i, o uzak coğrafyayı, o derin hissiyatı ‘içeriden’ anlamama durumunda onun ‘Kürt’ kaldığını söylemek de mümkün; olabilir.
Ve hatta, dahası da var:

Edebiyatın evrensel yasalıklarından kabul edilen, o; ‘ne’ anlatıldığından çok ‘nasıl’ anlatıldığı optiğiyle okunduğunda, Masalın Ölümü’nün kimi ‘edebi zayıflıklar’ taşıdığı da söylenebilir, mesela. Evet, kendi okuma zevkim ve dil-söylem tercihim üzerinden okuduğumda Masalın Ölümü ile aramda eleştirel mesafenin burada açığa çıktığını söylemek gerekiyor. Yani, öykülerdeki dilin kuruluşunda; ‘Sisli Gece Hatırası’ örneğinde olduğu gibi kimi öykülerin kurgusunda; ‘Masalın Ölümü’ ya da ‘Çığlık ve Jilet’ gibi birkaç öykünün dışında, öykülerin estetik örgüsünde ‘nasıl’ sorunsalını çok dert edinmemiş ve geleneksel öykücülüğün sınırlarını pek de zorlamamış görünüyor; gibi cümleler, bu kitaba dair muhtemel eleştiri taşları, hatta bir yârenin ‘gülleri’ olarak da anlaşılabilir: beis yok!

Kasıt, kişisel hayatından da tanıdığımız hırssız ve hatta idddiasız olma halinin, öykülerin semantiğinde asla sakil durmadığıdır öncelikle, ve hatta başka bir sahici-etik kuruluşa işaret de ettiğidir. Bu anlamda Masalın Ölümü kuşkusuz ki önemli bir duyarlık ve birikime yaslanıyor. Bu yanıyla kitabı zevkle okuduğumu burada da belirtmek isterim.
Ne ki sonuçta yapılan edebiyattır; karşılığını da tutkuyla arar.

Kasıt; illa ki yoğun çağrışımlı söylem; imgeler, metaforlar, alegoriler değildir ayrıca; kitaptaki öykülerin dokusunu oluşturan, ‘başka türlü anlatılamazmış zaten’ dedirten bir sıkılıkta, yani anlatıdaki sahiciliği karşılayacak bir dil dokusu, dokunuş ve örgütlenmesi bağlamındadır. Bu bir yanıyla, basit anlatımla yalın anlatım arasındaki o muazzam uçurumun yeterince görülemeyişi olarak da yorumlanabilir. Ki zaten, söz ve anlatı dünyasındaki büyük alt-üst oluşlar ve birikmelerden süzülüp gelen ‘yalın’ anlatım ile gündelik ‘basit’ anlatım arasındaki uçurumu çoğunlukla iyi göremediğimiz, niyet edinsek de hakkını yeterince veremediğimiz gibi durumlar, her yazanın ‘belası’ olsa gerekir.
Böyle bir yalınlık hasreti, çoğu kez yazarın ömründen de uzun bir zamana yayılır.
Kardeşim olan ‘Wejdi’ye bu anlamda da uzun ömürler diliyorum; yazacaklarına dair iyimserliğimle!

“Değilse, ve mesela....”
Bilindiği üzere edebiyat, proaktif bir ideoloji pratiğidir de.
Biraz da buradan bakıldığında, yazarın öyküler dolayımıyla nasıl bir vicdani duyarlık sunduğunu; ait olduğu tarafa dahi nasıl eleştirel yaklaşabildiğini, mesela nasıl bir ‘şiddet’ eleştirisi yaptığını, özel duyarlıklarını, hayatın hemen her alanında egemenlikçi kültürlenmeyle nasıl bir tartışma halinde olduğunu, bu ve sayılabilir daha pek çok etik ve ideolojik tutum alışıyla, aslında ‘ne’ üzerinden başka bir ‘nasıl’a, nereden kişisel katkı sunduğunu görmek mümkün ve gereklidir de.

Bu anlamda Vecdi Erbay, kitaba dair bir söyleşide “Sait Faik’i okumuş hiçbir Diyarbakırlının hiçbir İstanbulluya önyargıyla düşmanlık besleyebileceğini sanmıyorum. Aynı şekilde, Mem û Zîn’i okumuş bir İstanbullunun da Diyarbakırlıyı daha iyi anlayacağına inanıyorum” derken, ya da “iktidar, insanlar arasındaki köprüleri yıkıyor ve herkes herkese yabancılaşıyor” saptamasında bulunurken, öykülerin etik-ideolojik evrenine de önemle işaret etmiş oluyor ki, Masalın Ölümü, öncelikle bu bağlamda ilgiye değer bir kitap olarak öne çıkıyor. Yani, edebiyat yapma histerisiyle malûl bir ‘nasıl’dan çok, ‘ne’nin sahici dışlaştırılması olarak bir başka ‘nasıl’a ve estetiğe işaret edişiyle kitap kendisini açıkça belirginleştiriyor.

Değilse, Kürt bir yazarın anlatılarında, bölgedeki azınlıkların, Arapların mesela, Türkçe edebiyatta örneği az görülür yoğunlukta ne çok ve niye yer aldıklarını anlamak zorlaşabilir. Yani kendi yarasına kapanıp kalmaktan dolayı, başkalarının yarasını görmezden, duymazdan gelen bir ‘bölge egemeni’ değildir Masalın Ölümü’nü yazan; ki bu son derece öğretici bir tutumdur ki, özel bir ilgiyi de hak ediyor olsa gerekir.
Yazar, taraf olma histerisiyle duyulmayan sızıları da duyar ve edebiyat dolayımıyla onları bir müdahale olanağı olarak hayatımıza kazandırırken, yaptığı edebiyatın ‘hakkaniyet’ine de dikkat çekmiş oluyor.

Değilse, ve mesela;
Öyküler niye hep geçmiş ya da geniş zaman avlularına kuruluyor; niye hep bir dut ağacı var o coğrafyada; niye hep rüzgâr var mesela; yağmur sonra ve kar, var; ve hep bir soba: hep üşümüşler için: kavurucu yaz sıcağında terlerken dahi birazdan üşüyecekler için; sığırcıklar, askerler, sisli geceler var; o sisli geceler içinde yitip giden sevgililer, güzellemeler, linçler, cinnetler, kimselerin öyküsüne gölge dahi olamamışlar var; kederler içinde bir çocuk gülümsemesi mesela; asla anlayamadığı kıyımlar, sefaletler var, var iken;
Çocukluk masalının soldurulduğu yerde solacaktır masalcı, meğer; duyulduğunu duymazsa!
Ya da şöyle söylenebilir mi: öykülerde bizi serinleten o dut ağacının gölgesinde; öncelikle çocuklukta sezilene ve simgeleşene, doğaya ve öteki olana karşı bunca acımasızlık, bunca şiddet sarmalının içinden sıyrılmak ne kadar mümkün ise, oradan seslenmektedir yazar, bakın: “çocukluğuma geri dönüyorum her defasında”.
Ama neden?
Ama yazarın, okurdan asıl dileği ve dilediği de, bu ‘neden’de aranacak yanıtta saklı değil mi zaten?
Değilse, ve mesela; Masalın Ölümü’nü hakettiği yerden ‘duymak’ biraz daha zorlaşabilir.

“Yüzyirmi sahifelik defter ile ezcümle...”
Bu çabadaki sahici tutumu adına Masalın Ölümü, apaçık bir ‘başka’ optikle okunmayı talep ediyor, kanımca; bunu hak ediyor da. Mikro-estetik bir okuma ve yorumlamadan çok, son derece öznel bir üst okumayla dile gelen bu yaklaşımlar, ve bu vesileyle hatırlananlar adına da söylenebilir ki; içine doğmaktan öteye, içinde tutsak alındığımız bu hayattan, arzu duyup tercih ettiğimiz kâinatın hasretine estetik olanaklar sunmak için daha bir heyecana, bu heyecanı daha bir ‘farklı’ örgütlemeye ihtiyacımız var. Bu heyecanı çoğaltan katkıların da hakettikleri yerden ve yeniden ve daha da çoğaltılmaya ihtiyacı olduğu gibi...

Bu anlamda; ‘evet, bir yerlerde bir masalın hâlâ yaşadığına işaret ediyor’ oluşuyla Masalın Ölümü, aynı anda, olanaklı oluşa da işaret etmiş oluyor. Söz, Vecdi Erbay’ın; ‘çocukluğumuzun masallarında olduğu gibi bütün dillerin, kültürlerin, renklerin üstünlük yarışına girmeden birlikte yaşayabileceğini, böyle bir umudun hâlâ var olduğunu’ söylediği yerden özele aktarıldığında ise; en bireysel olandan en ulusal-toplumsal olana kadar yaşanmış bütün o travmaları, hem içeriden okumak ve anlamak babında, hem de edebiyatın mesele edindikleri karşılığında, Masalın Ölümü’nün başka bir sahiciliğe, başka bir cesarete ve iyimserliğe güzelleme yapmış olduğu, gönül rahatıyla söylenebilir.

Dahası da, bu yazının muhtemelen en özel ve öznel yeridir artık:
Adının yanında sustuğunu söylediği cehennemde biriken yeni öyküler, şiirler kadar olsun, Vecdi Erbay’ın, boş olduğunu söylediği o ‘yüz yirmi sayfalık’ deftere, o muhtemel romanını yazmasının beklendiği de söylenebilir. Nitekim, kitapta bütüne de sirayet eden ama özellikle birbirini tamamlayan kimi öykülerdeki yapı taşları, kendisini haberdar eden ‘roman’ın zaten yazılmaya başlandığı görünümündedir.
O halde, ‘Masalın Ölümü’ ile yazılana da, o deftere yazılacak olana da ‘ser seran ser çawan’ ile ‘ezcümle’ demenin de zamanıdır...

Mehmet Çetin

E-Ütopiya Sayı 1 kış kitabı-2007

Son Güncelleme: Cuma, 13 Nisan 2012 11:23
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile