|
“Ben ki dağlara şiir vermişim” Dersim’deyim: sanki ilk ya da son kez görüyormuş gibi bakıyorum dağlarımıza, uzun uzun. Bakarken, bu dağlara sırlarını armağan edenlerle, sır olup bu dağlara karışanlarla, bu dağlarda dağlaşanlarla, bu dağlara hasret düşen, hasretleriyle bu dağlara düşen düş yoldaşlarımla birlikte bakar buluyorum kendimi.
Vaktiymiş demek ki hatırlamanın: ‘insanın rüzgâr oluşu’ biraz da bundanmış..
Kimi dizeler, sözler, söylemeler o dağlar gibi yurt tutuyor insanın kalbinde, en kadim hafızasında. Erken biten bir çocukluktan gençliğe geçtiğim yıllarda, henüz haberdar olduğum devrimci söylemlerin heyecanıyla doluyum.
Ondan mıdır ki, 1969 seçim sonuçlarına dair, aynı zamanda TİP Dersim Milletvekili Adayı da olan Kemal Burkay’ın, mealen; “Dersimli gençler, TİP’e çıkan her oy için bir mermi yaktılar” cümlesi de, öylece dağlaşmış bende. K. Burkay adını da ilk kez o vesileyle duyuyorum zaten, ve eğer belleğim beni yanıltmıyorsa, seçim sonuçlarına dair az yukarıdaki cümlesini de o günlerden bugüne, unutmuyorum. Bu unutmayışın sosyolojik, psikolojik açıdan bir çok açıklaması olabilir elbette ama varılan uğrakta benim muhatabım şu oluyor: ‘Sen hiç kurşunların anlamını düşündün mü?’
Yani o güne kadar mermiler, bize sıkılmak için vardı sanki hayatımızda; annemize, babamıza, kardeşimize, kirvemize, der u ciranımıza.. ve bizler, o mermi yaralarının üstüne doğan çocuklardık. Ondandır ki o mermilerin ağusu bizim de etimizdeydi, o ağrı bizim de kalbimizde, ciğerlerimizde, en çok da çaresiz ve yalnız kalışımızdaydı. Öyle, kelimenin tam anlamıyla öyle: yalnız!
O yalnızlıkta, tam da öyle bir anda, yaramıza tanıklık sunmaya çalışan bir vicdan, sözlerini yaralarımıza da, dağlarımıza da emanet ediyordu. Yeterince anlamıyorduk henüz, ama seziyorduk, sezinliyorduk. Sezgi, tehdit altında olanın en ‘çaresiz’ yeteneğiydi ne de olsa; bize dair, yalnız kalışımıza dair, bizim de gülümseme günlerimiz olacakmış gibi bir iyimserlikle, sezinleme!
1969 seçimlerinde TİP’e, yani Kemal Burkay’a verilmiş her oy için Dersimli gençler gerçekten de mermi yaktılar mı, bilmiyorum. K. Burkay böyle bir yorum yaptı mı.. öyle olmalı, öyle; neredeyse 40 yıl öncesine dair bu unutmama hali hiç yere olmamalı. Şiirinden henüz haberdar olmasam da, K. Burkay’ın dağlarımıza ilk o zamanlarda şiir verdiğini biliyorum. Biliyor ve unutmuyorum..
“Bir eski öyküdür bileceksiniz / Masallardan kalmıştır Dersim’’ Cezaevinden çıktıktan, yani 1990’dan itibaren yurtiçi ve yurtdışında katıldığım -özellikle Dersim’e dair- etkinliklerde K. Burkay’ın ‘Dersim’ adlı şiirini öncelikle okumuşumdur. Şiirdeki estetik doku ötesinde, şiirin Dersim’e dair duyuşu, anlamlandırması bana hep özel gelmiştir. Dersim’i böylesine içeriden duyan, kadim sesi böylesine şiirleştiren K.Burkay, bu anlamıyla benim için ‘özel’ bir ‘şair’ olarak kalmıştır. Ki, şiirini okuduğum etkinliklerde K. Burkay’ı biraz da bu nedenle yad etmeye, gücüm yetip dilim döndüğünce, yokluğunu aratmamaya hep özen göstermişimdir. Ne ki, bu okumalarımdaki iki yaşanmışlığı da, K. Burkay şiirine dair meramı paylaşmamın yardımına çağırmak isterim.
İlki, Dersim’deki ‘Munzur Doğa ve Kültür Festivali’nde yaşadığımdır. Sözkonusu festivallerin birinde hem festival tertip komitesindeyim ve hem de görevliyim. Biri Kurmancki ve diğeri de Kırmancki konuşan iki sunucu arkadaşımla birlikte stadyum etkinliklerinin sahnesini de organize etmeye çalışıyoruz. Bu anlamda zaman zaman ben de kimi konuşmalar ve şiirlerle sahneden, onbinleri bulan Dersimlilere ve dostlarına sesleniyorum. İşte, o anlardan birinde, K. Burkay’ın adını anarak, on yıllardır hasret düştüğü yurduna onu ‘Dersim’ adlı şiiriyle konuk etmeye çalışıyorum. Ardısıra, Kürt hareketine yakınlığını bildiğim sunucu arkadaşlarımdan biri, ‘iyi ki bu şiiri burada okuyan sensin, yoksa bu kitlenin önemli bir çoğunluğu…’ mealinde bir şeyler söylüyor bana, şiiri okumamın hemen sonrasında.
Yani K. Burkay’ın adını da anarak onun şiirini okuyan beni kimi insanlar kınamadılar diye kendimi şanslı mı görmeliydim? Elbette ki, hayır! Ne övünmüş ne yerinmiş ne de bana bahşedilen ‘rüşvete’ aldanmıştım. Aksine, bu canyakıcı durum karşısında suskunlaşmış, o topraklarda artık ancak yaşlıların yüzünde gördüğüm o derin, o tuhaf tebessümü edinmiştim. Çünkü bu, sözün bittiği yerdi benim için, ne desem silemezdi yüzümde derinleşen uçurum çizgilerini.
Birkaç yıl sonrasıdır. Ben o şiiri, muhatabı olduğu etkinliklerde okumaya devam ederken, Hamburg’da bir başka olayla karşılaşıyorum. Hamburg’daki bir etkinlikte yine bu şiiri okurken farkediyorum ki, izleyici kalabalığın arka sıralarından bir grup genç, beni bir başka coşkuyla alkışlıyor. Bu alkışların sadece şiiri yorumlayışıma ait olmadığını da hemen anlayabiliyorum. Yine bir tuhaflık olmalı bu işte, diye düşünürken, birazdan, sahne arkasına gelen o gençler, K. Burkay adına bu şiiri okuduğum için bana heyecanla -ve sanki minnetle- teşekkür ediyorlar. Sevinmeli miydim? Yani, onların gözlerindeki sevinç için olsun dahi bu şiiri yine her yerde okumaya hazırdım ama bu kez de başka bir keder yakamdan düşmek bilmiyordu. Ki yüzümdeki çizgiler artık daha belirginleşmeye başlamış, onların uçurumunda yitmek daha kolaylaşmıştı benim için.
Doğrusu, sözkonusu anlarda ne kendi adıma ne de Kemal Burkay adına üzülmüş ya da sevinmiştim. En azından aslolan bu değildi. Aslolan; Dersim’i şiir diliyle en ‘özel’ duyan ve duyuran şiirlerden biri olan bu şiir, tamamıyla şiirdışı nedenlerle yoksanmış ya da kutsanmıştı. Kederim burada derinleşiyordu işte, tam da burada.. Unutmuyorum.
“İnsan birini yorgun akşamlarda hatırlar’’ Hatırlansın o halde; ‘ne’ ve ‘nasıl’ yazıldığı önemsenmeden, yani edebiyatın en temel meramından haberdar olmadan yoksamak ya da kutsanmak istenen neydi? K. Burkay’ın şiiri mi, yoksa onun politik kişiliği ve tercihi mi? Buna dair yürütülecek bir sohbet, sanırım psiko-sosyal gerçeğimize dair de fikir verici olacaktır. Çünkü bu durum, K. Burkay şiiri özelinde bütün çıplaklığıyla kendisini ele vermektedir. Yani şiir dolayımıyla da olsa ilerletilecek bu sohbet, hayatın diğer alanlarındaki algı, kavrama, kavramlaştırma ve davranışa aktarma özelliklerimize dair bir deşifrasyonu hem mümkün kılar ve hem de yenilgilerimizi kazanıma dönüştürmede bize olanak sunabilir.
Bunda, tek tek kişi ya da çevrelerin tutumları ötesinde -ki K. Burkay da hariç değil!- mevcut kültürel iklimimizin belirleyici bir önem taşıdığını sanırım tam da burada söylemek gerekiyor. Yani sanat-edebiyat alanındaki bu tür yaklaşımlar, muhatabı olduğumuz diğer alanlardaki yaklaşımlarımızdan hiç de azade değil. Sakatlanmanın öncelikle sanat algısında ve daha özelde de sanat-politika ilişkisinde sanata biçilen rolde, onun, politik pragmatizmle malul ‘araçsallaştırma’sında saklı olduğunu söylemek gerekiyor. Buna dair özellikle son çeyrek yüzyılda Türkiye’de önemli tartışmaların yaşandığı bilgisini aranot olarak düşüp, sohbeti sürdürürsek:
Marksizmi -Leninizm üzerinden- Stalinist bir optikle okuyan ‘70li yılların politik yapılanmaları, sanat-edebiyatta da onun karşılığı olan Jdanovcu ‘sosyalist-gerçekçi’ edebiyat-sanat yaklaşımını meselenin merkezine koydular. Farklı düşünenler olduysa da, o kutsama atmosferinde meramlarını pek anlatamadılar. Yani bu durum, sanat-edebiyat yapanlar için de fazlasıyla geçerliydi. Nitekim, şiirde ‘60lı yıllarda II.Yeni poetikasına yakın duran bir çok şair, ‘70li yıllarda toplumculuk saikiyle Jdanovcu anlayışa geçiş yapıverdi. Bu tutumdaki ‘niyet’ faktörünü az geride tutup, ürün kanıtı üzerinden söyleyecek olursak, K. Burkay’ın şiiri için de bu durum önemli ölçüde geçerlidir, diye düşünüyorum. Yani, ‘Prangalar’dan sonra gelen kitapların, politik konumlanışla ve bunu koşullayan dönemin estetik tercihleriyle ilişkisi -anlaşılır olmakla birlikte- apaçık ortadadır.
Kısacası, K. Burkay şiirinin, şiirdışı nedenlerle yoksanması ya da kutsanması meselesinde, şairin kendi tutum alışının da payı olsa gerekir, diye düşünüyorum. Burada kasıt bu nedenle kendilerini kınamak değil, gerçeği olguda bulgulama çabasıdır. Nitekim, politik söyleminde mesela ‘savaş, silahlı mücadele’ fetişine tavır almayı en baştan bilen ‘barışçı’ K. Burkay, şiirinde ise bunun aksi bir söylem geliştirebilmiştir: ‘Sevdam namlulara yazılı’, ‘Umudumu namlulara sürmüşüm’, ‘Namlular çözer bilmeceleri’ gibi dizeleri şiirlerinde sıklıkla kullanması, esasen ‘slogancı’ olmamasına karşın, dönemin popüler politik sembol, simge ve söylemlerine açık duruşu, kimi önyargılara bu manada da olanak sunmuştur. Yani biraz da bundandır ki, ‘nasıl’ ile ilgili olmayan bir ‘ne’cilik, yani içerikçilik, kimin yazdığına kadar indirgenmiş bir kutsama ya da yoksama şiddetinden pek çok kişi gibi ne yazık ki K. Burkay da nasibini almıştır.
Dahası var ama; C. Süreya, C. Külebi gibi birkaç şiir/kadirbilir dışında Türk şiir çevresinin Kemal Burkay şiirini görmezden gelişinden söz etmemek de zulüm olur. Çünkü buradaki görmeme hali de yine şiirdışı nedenlerle, ama esas olarak da Kürt meselesinde vücud bulmuştur. Yani Kemal Burkay’ın politik bir Kürt kişilik olması, Kürt meselesindeki tutumu ve pozisyonu, onun şiirinin görülmeyişindeki Türkçü zihniyeti ve yoksama niyetlerini de zaman içinde açığa çıkarmıştır. Kederdendir.
“Ama gerçek mücevher zaman ister’’ K. Burkay’ın, benzer bir adanmışlığı da yaşadığı Che Guevera için yazdığı şiiri bilenler iyi hatırlayacaktır. Ama aynı Che Guevera’nın, mealen ‘sosyalist gerçekçilik sanat-edebiyat yöntemlerimizin bütünü değil, o ancak yöntemlerimizden sadece birisidir’ demiş olmasını, şiir yazan, edebiyat yapan bir politik önder olarak Kemal Burkay da söylemiş olsun, verili kültürel ortama buradan bir müdahale geliştirsin beklenirdi, mesela. Yani şiirdışı nedenlerle yoksama ya da kutsamanın kurak iklimine buradan bir müdahale; değiştirici, dönüştürücü bir katkı, hem şiirin hem de politik mücadelenin kazanımı olarak görülebilirdi.
O ki söylenmedi bunca yıldır, o ki ‘yorgun bir akşam’ hatırlamasına sayılacak bu söylenenler, o ki ‘ezik bir gül gibi’ bir aşkla kederlenmedir bu, söylensin o halde: K. Burkay şiiri zaman zaman şairi tarafından da araçsallaştırılmış bir şiirdir. Ömrünü adadığı düş serüveninde şiiri, onun ‘çünkü politikayla uğraştığım için de her zaman söyleyecek şeylerim oldu. Onların bir kısmını şiir olarak söyledim, bir kısmını düzyazı olarak söyledim’ demesi gibidir.
Bu, yanlış bir tercih midir? Hayır; eğer böyle bir farkındalıkla yapılmışsa, bunda asla bir sakınca yoktur. ‘Bazı şiirlerimde bu görülse bile, slogancılık şiirlerime hiçbir zaman damgasını vuramadı’ söyleminin bile bu anlamda çok yararı yoktur. Çünkü söylenecek sözün ‘ne’sini öncelediğimiz yerde, bunun şiir, düzyazı, politik metin formatlarında söylenmesinin esasa dair bir önemi yoktur. Ayrıca, politikanın estetize edilmesindeki katkısı nedeniyle şiirle, edebiyatla kurulan bu ilişki anlamlı da olabilir. Tıpkı, politik metinlerin daha estetik bir dilinin olması gibi. Ki, estetik kuruluşuna özen gösterilen yetkin bir ‘mücadele’ şiiri, şiirin coğrafyasını da genişleten bir kazanımdır ayrıca.
Yani bununla, politik faaliyeti güçlendirmesi, estetize etmesi bağlamında araçsallaştırdığımız şiirden söz ediyorsak eğer, sözkonusu kutsama ya da yoksamalar da anlaşılır olacaktır. Ancak, kendine içerili amacıyla ‘şiir’in, esasta böyle bir indirgemeyi kabul etmeyeceği bilindiğine göre; ya kurduğu yeni gerçeklik ve imgesel olanaklarıyla politikaya da ifade ve söylem zenginliği sunabilen ‘has’ şiirden ya da salt politikanın ihtiyaçlarını karşılamak için yazılmış ‘gündelik’ bir şiirden söz edilebilir.
Kuşkusuz ki, K. Burkay şiirinin bütünüyle politik faaliyetin gündelik ihtiyacı karşılığına indirgenmesi, son derece haksız bir yaklaşım olacaktır. Üstelik, K. Burkay’ın, diyeceklerinin ‘..bir kısmını şiir olarak..’ dediğini bilmemize, yani bizatihi şairinin dediklerine de rağmen, bu böyledir. Tam burada, Frankfurt Okulu dolayımıyla David Held’in; "sanatın en fazla eleştirel olduğu vakit, özerk olduğu vakittir; yani, ampirik gerçekliği, bu gerçekliğin kaynağı olandan yadsıdığı vakit. Sosyal eleştiri, bir çalışmanın biçiminden kaynaklanır; içeriğinden değil. Biçim, sanatın, anlamın geleneksel modellerini yeniden yapılandırmaya dair iç örgütlenme olanaklarına işaret eder" dediğini not düşmekte yarar var sanki. Çünkü K. Burkay’ın dönemlere göre farklıklar arzeden bir şiir yazdığı da bilinmektedir. Mesela 70’li, hatta 80’li yıllardaki şiiri politik faaliyetle ‘güncel’ ilişki içinde olmayı öncelemesine karşın, böyle bir kaygı ve dokuyu da dışarıda bırakmayan ‘öteki’ şiiri, şiiri adına bir başka bağlama, daha yetkin bir biçeme işaret etmektedir. Bu da, bu şiiri tümden yoksama ya da kutsamaların, bu şiire yapılagelen bir başka haksızlık olduğu saptamasını yeniden gerekli kılmaktadır.
Bu haksızlığın nedenlerine dair, denilmeye çalışılan bir diğer söz de şu olmalı: benzer hayatlardan şiir mecrasına kendisinden sonra katılan bizlerin, kendisini ‘yorgun bir akşam’da değil de, mücadelenin en sıcak yerindeki şiiriyle hatırlamamız için, onun da bunu karşılayacak bir hatırlatıcılığı olmalıydı sanki. Yani; şiirden söz ediyorduysak, şiirin kendine ait yasalıklarının olduğu, şiirin bir başka görme-okuma biçimini gereksindiği, şiirdışı nedenlerle şiirin kutsanması ya da yoksanmasının ‘başka’ bir mecraya aktığı gibi saiklerle, verili kültürel iklimimize poetik, etik ve estetik katkı sunması beklenen bir kişilikten söz ediliyordu çünkü. Bu beklentinin, K. Burkay’ın hem muhtemel estetik bilgisi, duyuşu ve hem de bunun ürün kanıtı sayılabilecek şiir birikimi ile alakası açık olsa gerekir.
Büyük anlatılar çağı devrimcisi bir şairin, Prangalar’da, özellikle de ‘90 sonrasında, mesela CTD’de ve ‘Rubailer’de billurlaşan, doğa bilgisi ile kadim halk bilgeliğinden beslenen şiiri, estetik örgü babında tartışmaya muhtaç olsa da, başka bir duyma, görme ve söyleme duyarlığına işaret edişiyle kendi farkını da yaratmıştır. Türk şiirinin görmekten hep kaçındığı ‘öteki’ hayatı şiirleştirmesindeki bu yetkinliği ile K. Burkay şiiri, bunu, yine kendi deyimiyle “insanın bilgesi / doğanın incisidir” der gibi, doğrulamaktadır. İlişkin şiirdışı yaklaşımların esasen poetik olmayıp politik olduğu, değişen kültürel iklimde bu doğrulamanın kendini hatırlattığı, hatırlatacağı da bilinmektedir ki, zaman da bu sınamayı yapmaktadır, kanımca. Yani diğer anlamıyla da meğermiş; ‘gerçek mücevher zaman ister’miş..
“Cezire'de bir atlı gider’’ Bu vesileyle de olsa söylenebilir yine: Kemal Burkay’ın, ‘bir tomurcuğun gerilimi’nden söz ettiği yer, kendi şiirinin de gerilim ve imkanından söz ettiği yerdir. Neredeyse yarım asırlık bir emeğe işaret eden şiiri, Türkçe ve Kürtçe 8 şiir kitabı ile, bir entelektüel vicdan pratiğidir öncelikle. Sadece şiir mi; değil, şiir dışında da 30’u aşkın çeviri, roman, politik metinler, oyun, çocuk kitabı vb. gibi pek çok yapıta imza atmıştır. Böylece, faaliyetinin aslisi politika olduğu halde, pek çok yazar ve çevirmeni kıskandıracak bir üretkenliğe sahip olduğu da dikkate alındığında, K. Burkay, bütün bunları esasen politik saiklerle yapıyor görünse de, o bunları, arzu ve eyleyiş bütünselliği içinde gerçekleştirmiş görünmektedir. Bu anlamda, ömrünü adadığı her ne ise, bütün birikim, olanak ve yetilerini de ona adamıştır.
Bu da, verili edebiyat dünyasının pek ilgilenmediği, hatta bilmezden geldiği poetik-politik bir tavırdır oysa; tıpkı ‘dehamı hayatıma verdim, yazdıklarım sadece yeteneklerimdir’ diyen O. Wilde ya da ‘yazdığım en güzel şiir hayatımdır’ diyen Can Yücel gibi. “Çünkü ben fırtınalardan ve gökkuşağından bir parça’’ diyen K. Burkay da, ömrünü adadığı fırtınalı ama gökkuşağı ufuklu serüvende, tek tek ilgi ve faaliyet alanları üzerinden değil, bunları da aşkınlaştırdığı, kendinde buluşturduğu hayatı üzerinden okunmayı ve anlaşılmayı talep etmektedir. Hakkaniyet de bunu gerektirmektedir zaten, kanımca..
Dolayısıyla, K. Burkay şiirine dair mikro-estetik bir çalışma, Latin Amerika devrimci hareket önderi şairler örneğinde de görüldüğü üzere, böyle bir farklı okuma optiğini de gereksinir. Denilmeye çalışılan; salt şiir çözümlemesi ve eleştirisi bağlamında, yani şiirin evrensel yasalıkları, şiirdeki ses ve anlam katmanları, imge örgüsü, mimarisi, morfolojisi, ekonomisi, biçemi vb. sınanmalar üzerinden değil, bunlar şiir estetiği adına asliler olmakla birlikte, K. Burkay’ın şiiri, hayat kanıtıyla ortaya koyduğu bildirisi üzerinden, şiirinin de buna katılım halleri üzerinden okunmalıdır, diye düşünüyorum. Zamanın geniş avlusunda bu şiir kendisine nasıl bir yurt edinir, bu da zamanın sorunu olsun!
Ezcümle; şövalye ülkenin lirizmi K. Burkay’ın da dediği gibi, eğer gerçekten de ‘bir avuç insan taşıyor (ise) yeryüzü bayrağını’, bu satırların yazarı, K.Burkay’ı da o bir avuç insan arasında gördü hep. Yani neredeyse 40 yıl öncesinden bugüne K. Burkay benim için hep öyle kaldı. Hem de, en baştan bugüne, politik çizgisine özel bir yakınlık duymadığım, tanışmadığım, hatta kendisiyle hiçbir iletişimde olmadığım halde. ‘Ben edebiyatın büyük faydasını gördüm politik mücadelede’ demişti K. Burkay, doğrudur da. Ama edebiyatını, daha özelde de şiirini zaman zaman araçsallaştırmasına ’tepki’ duyulsa bile, onun bunu ‘kurdu kuşu, toprağı / sevinci azad etmek’ için yaptığını hissetmenin gizli sevinciyle, başka anlamlar da kazandı onun şiirini önemseme hali.
Bu manada, adanmış bir ömrün sahiciliğiyle, ‘ateşlerden alıp getirdim’ dediği şiirindeki sınanmışlık ve iyimserlikle, K. Burkay şiiri “şerafettin dağlarında bir yaz günüdür’’ sanki. Geniş zamanlara yaydığı şiirindeki imge örgüsü ve sesiyle, tam da C..Süreya’nın bu şiir için dediğince, yani ‘bir türkünün ucundan tutar gibi’ kendi kelamını söyleme inceliği ve ısrarıdır.
Ömrüne yaydığı bu ısrar, bu incelik ve adanmışlık; yani maddi hayatın muhtemel diğer nimetlerine çıkardığı reddiye, Nietzsche’nin ’delilikle bozulmamış niteliğin sağlamlığı’ olarak da tanımladığı bu lirik dikbaşlılık, K. Burkay şiirinde bir farkındalık; etik/estetik/ideolojik bir bütünsellik, bu anlamda da örgütlenmiş bir entelektüel vicdan kanıtı olarak zamanın gergefinde ’sözünü’ dokumayı sürdürmektedir.
Ezcümle; K. Burkay şiiri, bu satırların yazarı için ‘şövalye ülkenin lirizmidir!
Mehmet ÇETİN 12-20 Ağustos’07 Dersim-İstanbul
Not: Yazıdaki arabaşlıklar ve tırnak içine alınan dizeler K. Burkay’a aittir.
|