ŞİİRİN DÖĞÜŞKENLİĞİ VE ŞAFAK TÜRKÜSÜ ÜZERİNE / MEHMET ÇETİN PDF Yazdır e-Posta
akın yanardağ tarafından yazıldı.   
Salı, 06 Eylül 2011 03:02

I.
'Düşüncenin dolaysız, somut ifadesi'' olarak dil şiirde nasıl yaşar? Kuşkusuz ki hayata denk düştükçe, ilişkin karşılığını buldukça! Yeniden -ve sanatsal düzlemde- üretilen hayat gerçekliğini yaşadıkça-yaşattıkça: ''Dil, sözcüğün tam anlamıyla toplumsal bir olaydır'' ve ancak, ''anlamı küçümseyip dil'i başlıca amaç seçme...''nin* tutar yanı yoktur. Dil'le bağlantılı olarak; içeriğin dışlaştırılmasıyla kurulan estetiği, yine soyutlamayı da nesnellik düzelminden taşıyıp getirmek gerekiyor. 'Toplumsal kurum' olararak dil, ummandır. Bu ummanda korkusuz dalga olmak ve böylece yeni kıyılara vurmak da mümkün. kıyısız kalıp boğulmak da! Ve yaşanıyor... İşte, 'ölü' bir şiirin varyantlarının yeni sahipleri bu boğulmanın sancılarını çekmekteler. Buna 'yeni Türk Şiiri' diye gösterişli bir etiket yapıştırmaları sancı sonrası doğumun 'ölü şiir' olduğu gerçeğini değiştirmekten uzaktır.


İşte, ''Gündem oluşturmak gibi bir hedeften...'' söz eden kimi nihilist kafadarlar 'AT'larına binip dolu dizgin gidiyorlar... Nereye? ''Düşler imparatorluğunu...'' yeniden kurmaya! Nereye? ''ideolojilerin, 'gerçek ilişkilerle kurduğu ilişki boyutunun' giderek dinsel bir niteliğe büründüğü bu çağ...''ın dışına!**

Uzun söze gerek kalmadı. O halde güle güle kekemelerin -diyelim ki, Vural B. B'lerin- şiirine!

Doğru olan, yaklaşımını yürekten paylaştığımız M. Oruçoğlu'nun şu sözlerine yer vermektir burda: ''Şiir (...) kendi güzelliğini ve geleceğini döğüşerek yaratır. Günümüz tarihi, artık sınıf savaşını Olimpos'un zirvesinden seyreden şiire pek iyi gözle bakmıyor.''


II.

Kimi yazın-sanat dergilerinde soruşturmalar sürdürülüyor. ''80 sonrası Türk Şiirine Bakış: genç kuşak ne diyor?'' adlı bir soruşturmayı da Yeni Düşün yürütüyor. Kabul ettirilmeye çalışılan isimler, belki bir, ikisi dışında geriye kalanların ancak böylesi 'özel' -ve bilinir nelere karşılık- dönemlerde buğdaylık taslamaya kalkanlar olduğu açıkıtı. Yinelendi. Çoğu, kerametleri kendilerinden meçhul bu 'genç ustalar' (!) isimleri sıralarken nasıl da birağız olduklarını hiç saklamıyorlar. Sadece, ''80 sonrasının en güzel şiirlerini bence C. Yücel yazdı. M. Yaşın, N. Çelik, K. İskender yakın yıllarda beni heyecanlandıran yeni isimler oldular''*** diyebilen bir T. Fişekçi var. 'Genç ustalar'sa özellikle N. Çelik'in adını ağızlarına almamaya yeminli gibiler...


Yine de, hayata karşılığını bulan anlamlıkta Şafak Türküsü'nü sahiplenen kii namuslu sesler yükselmedi değil o çevrelerden. İnkar gelinemez. Ancak, şu 'genç ustalar'ın ağızbirliğiyle susuşları anlamlıdır. Kuşkusuz ki, egemen güçlerin yazın-sanat alanında yaratabildikleri depolitizasyon, yılgınlık ve hatta pişmanlık-küfür havasının dışına taşamayan bu koyu inkar döneminin 'altın çocukları' olma yaşındaki kesimin Şafak Türküsü karşısındaki suskunluğu az çok anlaşılıyor da, kendilerine toplumcu gerçekçi nitelemesini yakıştıran onca eleştirmen-dergi yazıcılarının suskunlukları başlı başına düşündürücüdür.

Diğer konuşmayanlar ne dedi bu işe? Yani, hemen her fırsatta sanattan anlamadıkları söylenenler! Açıktır ki, bu okur potansiyeli belki salt anlam katmanıyla ilgilendi, ideolojik alımlamayı yeterli gördü. Ve bu hiç de amaçlanan olmamalı, bu eksikliğin üzerine gidilmelidir. Toplumsal muhafelete kültürel ivme taşımanın doğru yöntemi de budur. Ancak, bu aşamada, henüz sınırlı da olsa, söz konusu okur potansiyelinin aslolanı sahiplenmekteki kararlılığı güzel olandır. Onlar, yürekten yüreğe taşıdılar Şafak Türküsü'nü, dilden dile! Koşulların kendilerine sağladığı kolaylıklara karşın iki bin bile satmakta güçlük çeken, daha çok depdardaki güveleri sevindiren, içleri geçmiş 'genç ustalar' karşısında, onlar, gümbür gümbür Şafak Trüküsü'nü söylüyorlar. Okuyoruz, üniversiteliler İstanbul'da açlık grevine gidiyorlar. Üzerlerinde alabildiğine yoğunlaşıyor baskılar ve boyun eğmiyorlar. Dernekleri kapatılıyor, sokaklarda yürümek pahasına geceleri sabaha kavuşturuyorlar, güz ayazını içlerindeki sıcaklıkla yeniyorlar. Hava soğuk, üşüyorlar ama sazları var türkü çalıyorlar, dilleri var şiir okuyorlar... Ve böylesi bir gecede yaş gününü kutluyor grevcilerden biri, tutup şiir okuyor gecenin içinden, okuduğu şiir Şafak Türküsü'nden. Hangi şiiri okudu tam olarak bilmiyoruz ancak, şu dizeleri denk düşürmek mümkün:

''......

savunmak yok mutlu tok bir yaşamı

açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren

mideme karşı''


Şiir, kavgadaki yerini alıyor. Zaten, ''Ben, yangının tam ortasında, hem de hiç yakınmadan yananları, etiyle, kanıyla, özlemleri, kavgaları ve umutlarıyla duyurmak istedim''**** dememiş miydi N. Çelik? Şiir safını buluyor...


III.

Bu yangın yaşandı, yaşanıyor: çarmıh-elektro oklardaki susuşlarda, dağlara düşen ölüm çığlıklarında, zindanlar darağaçlarında, geçim sıkıntılı gecekondulunun kahrında, yoksulluğun sofrasındaki o dolu dolu sözsüzlükte, isyanyürekli analar ağıdında... Böylesi bir yangının yalımlarının şiiri sarmaması mümkün mü? Yaşanan gerçekliğin sanatsal düzlemde yeniden üretilmesi, bu yangının sanat'a, yazın'a taşınmasını da kaçınılmaz kılar. Şu sıralar, bunu yaptıklarını iddia eden kimilerinin, gerçeği teryüz ederek, anlamlılığından uzaklaştırarak, çarpıtarak ve son tahlilde egemen güçlerin ideolojik yönsemelerine taraf kılarak bu işi yapıyor olmalarının uzun vadede tayin edici bir önemi yok. Yaşayanlar, tanık olanlar, duyarlıkla paylaşanlar, yaşayageldikleri yoğun-sancılı günlerden başlarını kaldıranlar şiirini de yazacaklar bu yangının, resmini çizecek, müziğini yapacak, romanını yazacak ve yarına yürüyeceklerdir vb. Ki, şimdiden atılan adımlar hiç de görmezden gelinemez. İşte, N. Çelik, 'bir fanila bir şort' yıllardır zindanda şiirini yazageldi yaşananın. ''yüz akı bir savaş''ın çocukları yazıyor bu şiiri, 'sonu yenilgi bile olsa...' yani, C. Yücel'in anlatımıyla, ''aşkla, ölümle, korkuyla, umutla ve uslu olmayan usuylan...''

(...)

Darağacına gönderilmek istenen, gidecekken de diğerlerinin ve yaşamın savunmasını yapıp, Şafak Türküsü'nü söyleyen şairlerin dile getirdiği gerçeği, namluya sürülmüş mermi heyecanında safların önüne koydukları şiirleri, ağızlabirliğiyle susanların da inadına, kararlılıkla sahiplenmek, savunmak gerekiyor. Bunu yaparken yadsınmaması gereke bir diğer asal gerçekse, şiirin kendine özgülülüğüyle kafa yormayı da ciddiye almak gerekiyor. Nitekim, ''içerde de, dışarda da yaratımın yasal koşulu aynı: Şiirin şiir olarak yazılmasının zorunluluğu!'' derken, bu gerçeğin ayrımında oluşunu önemle vurgulamaktadır N. Çelik. Bununla birlikte, bu arkadaşın şiirindeki kimi aksamaları, kimi çatışmalarında şiirsellik düzeyini yakalamaktaki yetersizliği, özellikle ilk dönem şiirlerindeki belirgin imgesel örgü zayıftı, şiirin teknik kuruluşu vb. kimi sorunlu yanları sorgulama gereksinimi duyuluyorsa da, haklı ya da haksız oluşta, bunların daha uygun koşullarda tartışmaya bırakmak doğru olandır. Ki çelişkinin -ilerleme ve gelişmenin- diyalektiği nesnel düzlemdedir. Yaratımın tam'lığına dair saltık bakış yanıltıcıdır, idealisttir. Birlikteliğin iç mücadelesinde eksik olanın belirlenip giderilmesi, daha bir hedeflenen olmalıdır. Bunun için yeterli koşul bilinçle çalışmamaız ise de, gerekli koşulların oluşturulmasında verili olana karşı da kararlı bir tavrı gerekli kılar. Ve buradan yola çıkarak, sözkonusu suskunlukların üzerine yürümenin, bir yanıyla 'salvo bakışları' buraya yöneltmenin, daha onbeşinde nasıl ölümüne seven, yirmi beşi geçmeyen yaşımızın özgül gerçeğini daha anlatmak gereğinin inancı ve heyecanıyla dolu olmak gerekmektedir.

Döğüşken olmayan bir ömrün tarihi nedir ki! Ya döğüşken olmayan şiirin hayattaki yeri?...


IV.

Şafak Türküsü'nü söyleyen bu tok sesli arkadaş, bu; parayla alınmazları satan yoksul sokakların çerçisi, babası yitik bir bebeğin kapısına türkülü bir sabah bırakan, bir sorgu vakti, uykuda bir bebek nasıl susarsa öyle susan ve bir bayrak gibi askı demirine asılan, doksan günü kuru bir iskelet gibi geçen sarı saçlı kız'ın direnişini şiirine coşkuyla taşıyan, yüzlerini Beyrut'a benzettiği anaların çektiklerini volkan patlaması çığlıklarla paylaşan, an geldiğinde damdan düşer gibi bir kıza vurulmak isteyen ve ''alın şu kalemi elimden, kanayan sözcükleri de alın -ölmek diyorum anlamıyor musunuz, biriniz karşı çıkın'' diye haykıran.

Bu, ağzında mavi bir ıslıkla ve sırtında kurşun yanıklarıyla güneçe çiçek taşıyan ve zindanda yalınkılıç soyunup yatan. A. Kadir'in anlatımıyla ''çıplak ve yalın'' şiirler yazan Gültepe'li delikanlı;

Mutluluğu yarınlardan koparıp alan insanın şiirini yazıyor

yani militan bir ömrün militan şiirini

ve ağızbirliğiyle susanların da inadına...

(...)

Derken, bir ses, sahibinden yana bir şaşırtıcılıkla dökülüyor ortayere; ''...artık, 'Belli bir dünya görüşünün genel doğrularını tekrarlayarak' aralarına; ellenmekten altını pisleyen enikler gibi 'hüzün', imla klavuzu niyetine 'acı' mihenk taşı niyetine vıcık vıcık 'mahpus romantizmi' serpiştirerek şiir yazdığını sanan 'düzayaklardan' kurtulma zamanı geldi de geçiyor bile****** diyor.

Doğrudur. Düzayaklardan kurtulmak zorundayız. Ve bu eleştiri (!)nin körlüğünden, tekyanlılığından da kurtulmak zorundayız. Komprodor-feodal kültür egemenliğine, saldırısına kafa tutmayı aklının ucundan geçirmeyen , özelde, dönemin sosyo-politik -kültürel gerçeği nedir ve tavır olmanın asıl yönü neresi olmalıdır, bunlara yanıt aramayan, eleştirinin yönelmesi gereken asıl hedefler perspektifinden yoksun düzkafalılardan da.. Kurtulmalıyız! Ve bunlar unutmamalıdırlar ki;

''pencerenizden dışarı baktığında güneşi saklamıyorsa gökyüzü sizden

kıyılarınızdan çekilip gitmiyorsa deniz terkeden sevgililer gibi ıslak

utancından kanatlarını çatılarınıza bırakıp kaçmıyorsa kuşlar

Ve apak karınlarındaki dinamit yaralarını

Sofralarınızdan saklıyorsa balıklar

ve korku sarısı gözlerinize birer tokat gibi inmiyorsa şafaklar

birileri

yaşadığınız günlerin diyetini ödediği içindir.''


İşte bu gerçek asla unutulmamalı. Ve N. Çelik'in ''bayram Günleri'' adlı şiirini buraya böylece aldıktan sonra, sözü Şafak Türküsü'nün güzel konuğu ana'nın, oğlu için yaktığı türküden bir dörtlükle bağlayalım artık. ''Yıldızlar şarkı söyler gece yarısı -güneşte gülücüğü bulutta yası -her birini sarmış şiir sevdası -beni şiirsiz bırakma oğul.''

Bizi şiirsiz bırakma arkadaş! Zulümkarın, inkarcının, susanın da inadına!...

Şafak Türküleri daim kalsın.


dipnotlar:

1-Şiir ve Gerçeklik, Ö. İnce, sf.84

2-O. Alkaya, Şiir ATI-Kitap I

3-Yeni Düşün, Kasım-86

4-N. Çelik, Şafak Ttürküsü

5-N. Çelik, Şafak Türküsü

6-S. Tuğtepe, yeni Düşün, Kasım-86


Mehmet Çetin

Kasım-Aralık 86
Son Güncelleme: Çarşamba, 07 Eylül 2011 03:15
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile