|

Muhtemel iyi huylu bütün sözcükler az sonra donacak ağzımızda: Alışıldık bir soru; işler nasıl?.. Alışıldık bir yanıt, ilkin; Elhamdülillah! Sonra; Elhamdülillah ama... Otuz yılı aşkındır buradayım. Hiç bu kadar hevessiz olmadım sanki. Huzursuzum. Oysa, pek çok kere burayı elimden almak isteyenlerle yaralamalar bile yaşadım. Ekmek kapımdı, terketmedim. Ama şimdi.. . Şimdi? Burası, bahçedeki birkaç masasıyla küçük bir çayocağı değil mi? Ama şu birkaç masa için belediye çok yüksek işgaliye parası istemişti benden. Ödeyemedim. Belediye ile ilişkileri iyi bir tanıdığımı araya koydum, ödeme kolaylığı yapsınlar diye. Allah razı olsun ondan, birkaç kez aramış yetkiliyi benim için. Aramalarına aldığı son cevap ise şu olmuş: -Niye bu kadar ısrar ediyorsun ki o adam için; Kürt değil mi zaten, değmez buna... Kanıma dokundu. Bulup buluşturdum ve götürüp yatırdım parayı. Makbuzunu da alıp o yetkiliye götürdüm: -Öyleyim, dedim; hem de hasıyım Kürdün! Dedim demesine de, huzursuzum. Onbeş yıllık komşum, 'Aslında sen Kürt olmasaydın...' diye başlayan cümlelerle konuşuyor benimle artık. Okuldaki oğlum, kendisi gibi Kürt kökenli 11 arkadaşıyla bilinçli olarak sınıfta bırakıldıklarını söylüyor, öfkeyle. Öfkesinin önüne defalarca aha şu gövdemi koymuşum, beni vurmadan bir adım dahi ileri gidemezsin diye... Ama o gövdeyi alıp buraya geldiğimde de köşedeki şu manav önümü kesiyor; abbey, katlanamıyorum artık, diyor. O da birilerini vurmak, en iyi ihtimalle dövmek istiyor. Öfkesi çok derinmiş çünkü, birileri ekmeğiyle oynuyormuş. Neymiş, bilmem kim gelip kendisine ikide bir 'Kürt olmasan' diyormuş, 'büyük alışveriş yapardık senden, ama...' Anlayacağın huzursuzum, çokkk.. Yetkililere şikayet et diyeceğiz, ama... Hiç değilse İnsan Hakları Derneği'ne başvursan diyoruz, en sonunda. Diyoruz ama, operasyonları, infazları, mayınları, kaçırmaları, linç naralarını, düğmeye basmaları, 'sana benim gözümle bakmayanların kökünü kazıyacağım'ları hatırladığımız an, böyle bir kuşatma altında İHD'nin yetemezliğiyle, muhtemel iyi huylu bütün sözcükler donuyor ağzımızda: huzursuzuz. Karganın ağzındaki peyniri ağzımıza düşürme iddiasındaki akıl meselesi: Kimileri kendilerini daha akıllı sansalar da, bildirilerle, köşeli köşe yazılarıyla sürekli bize akıl verseler de, karganın ağzındaki peyniri dürecek aklın hemen herkeste olduğu bilinirdi. O kadar aklın bizde de olduğu önkabulüyle; böyle bir kuşatma, huzursuzluk ve geleceği tehdit eden koşullarda bu kadar 'kandil', yani bu kadar 'aydın' olmak zarar değil mi aklınıza? Gerçeği olgularda aramak gibi bir desturu hiç mi hiç düşürmediğiniz halde, o kutsal dillerinizden, 'taşları bağlamak' hezeyanınızı hangi 'aydınlanmış' vicdanınıza, bilim namusunuza, basın etiğinize, sanatçı duyarlığınıza, bilinmez daha neyinize ve nerelerinize sığdırbiliyorsunuz, diye soralım istiyorduk, ama.. Öncelikle; farklı olanı daha da ötekileştiren yoksama ve yoketme amaçlı sürekavını meşrulaştıran 'aydın' yalanı deşifre edilmeliydi sanki. Egemenlerin idelojik ve politik hegemonyalarını daha da koyulaştıran tutum alışlarla, yani iktidarın ideolojisini ideolojinin de iktidarına dönüştüren ve egemenlikçi paradigmaların yeniden kuruculuğunu yapanlarla, bilmenin lanetini hayatları pahasına üstlenen aydınlanma süreci özneleri arasındaki muazzam uçurum görülmeliydi artık. Tıpkı, tarihsel varoluş sürecinde bir dönem 'ilerici' rol oynamış burjuvazinin sonraları zulümkar, asalak, işgalci, faşist olması gibi, 'aydın' olgusu da kendi miadını çoktan doldurmuştu. Bunun en somut örneğini Batı'da, emperyalist-kapitalist sistemin küresel kuruculuğuna haylidir soyunmuş 20. yy artıkları nezdinde görmek mümkündü. Geç bıraktırılmış toplumlar özelinde kısmen süregelen 'aydın' sanrısı ve kutsaması da mutlak bir şekilde artık sona erdirilmeliydi. Bu hem toplumsal sürecin doğru okunması ve hem de tek tek sözkonusu 'aydın'ların özgürleştirilmesi anlamında aciliyet taşıyan bir gerekirlikti. Kaldı ki, tek taraflı ateşkes uygulamasının hüküm sürdüğü son 6 yılda neler yaptıklarına da bakılmalıydı sözkonusu kimi kandillerin. Hepimizin ortak talebi olan 'barış' sürecini ilgili ve yetkili muhataplar başlatırlardı elbette ama onu toplumsallaştıracak, ilişkilere içkin kılacak, mağdura dair vicdani tanıklıklığıyla, eşitlerden biri olarak demokratik bir kültürlenme ile ortak geleceği hazırlayacak olan muhataplar arasında onların da kendilerince bir rolleri vardı. İşte, can yakıcı şimdiki sonuçtan ol sebebe doğru yapılacak böyle bir küçük yolculuk dahi bu 'kutsal' uçurumu yeterince açığa çıkartmaktaydı. Eleştirel mesafenin yakınlığı meselesi: Aslolarak, '...kamuoyunda İHD'nin insan haklarını tek yanlı, etnik gruplara ağırlıklı olarak sahip çıktığı inancının değişmediği izlenimini edindim. Demek ki etnik milliyetçilik kışkırtılarının, örnekse PKK terörünün yeniden iç barışı tehlikeye attığı bir zamanda dahi, İHD bu cesareti önleyecek yeterli gayreti göstermemiş bulunmakta..' gerekçesi üzerinden İHD üyeliğinden istifa eden Adalet Ağaoğlu'nun bu yaklaşımı, sorunu kişiselleştirmeye hiç de gerek duymadan, yukarıda yürüttüğümüz muhakeme üzerinden irdelenmeyi hak etmektedir. Yapılan, kurucularından olduğu kurumu uyarmak, hakkaniyete dikkat çekmek babında bir eleştiri ya da kimi tutum alışları doğru bulmadığı için araya eleştirel bir mesafe koymak mıdır? Ne yazık ki değil; Kürt ağırlıklı tavır, iç infazlara karşı yeterli tepki geliştirmeme ve sayılabilecek daha birçok gerekçesinde haklı olabilir Ağaoğlu. Ancak bunu eleştirel mesafe koyarak dikkat çekme, uyarma yoluyla değil de, tam da İHD'nin hedef gösterildiği bir dönemde, bunun, benzer bir başka kampanyanın başlatıcısı olabileceğini kim yoksayabilir ki? Nitekim, iktidar tarafından dikkat çekilmiş egemen medyanın ve hatta kimi 'sol' yayın organlarının olayı vesile kılmalarına, manşetlere taşıma biçimlerine bakılırsa, belki Ağaoğlu'nun niyetinden de bağımsız olarak, başka istifaların yaşanması, daha önce olduğu üzere başka yaşamsal saldırıların olması da mümkün gibi görünmektedir, vb. İşte; 'A.Ağaoğlu'nun 'PKK yanlısı politika izliyorlar' diyerek kurucusu olduğu İHD'den istifa etmesi, bir şeylerin değiştiği, değişeceği işaretidir. (...) Benzer konumda olanlar onu örnek alsınlar...' diyen Güngör Mengi, bunu yüksek sesle ve hemen dillendirebilmektedir. Hakkaniyet bu değil, değil.. Yani, hayatlarımıza İHD gibi bir kurumu armağan edenlerden olduğu için de Ağaoğlu'na minnet duygumuzu ertelemeyeceğiz ancak ve örneğin, ve gerçekse eğer, İHD'nin Kürtlere muhtemel ağırlıklı ilgisinin, ağırlıklı mağduriyetten kaynaklanmış olabileceğini hiç mi ihtimal dahili göremezdi? Düşündürücüdür.. Nitekim, kuşatılan iktidar ya da egemen kültür, dil ya da tercihler değil; ulusal, sınıfsal ya da cinsel vb. hayatın her alanında ötekileştirilenler, mağdur ve mazlum olanlar değil midir? Huzursuz kılınanlar, hayatın her alanında iktidarda olan ya da onun rantını yiyenler değil de, o iktidar tarafından mağdur edilenler değil midir? Sorular fazlasıyla çoğaltılabilir. Dahası ve unutulmamalıdır ki; hangi tanım altında olursa olsun, makro ya da mikro bazda olsun her türden egemenlikçi sistemler, kendilerinden olmayanları ötekileştirdikçe, yani hakikat ve hakkaniyetin dünyası kurulmadıkça, bu haklara ve savunucularına -A. Ağaoğlu hariç değil- herkesin ihtiyacı vardır. Bunun için de; anlaşıldığı kadarıyla 'ayrılıkçı, bölücü, yıkıcı' vb. hiçbir faaliyetle ilişkisi olmayan, içine doğduğu dini inançları ve etnik kimliğiyle yaşam kavgası veren bir Kürt esnafın huzursuzluğu kadar olsun bir huzursuzluk ya da derileri para etsin diye başlarına sopa vurularak öldürülen aygözlü yavru fok balıklarının acısı duyulmadan, ne bu saldırı sürecini anlamak ne de bunu karşılayacak davranışlar geliştirmek ve dahası, yaşanan 'aydın sağcılaşmasını' anlamlandırmak mümkün olacaktır. Ezcümle; savaşsız, şiddetsiz, infazsız bir sokak, kent, ülke ve dünya için yapabileceklerini herkesin yeniden düşünmesinin daha bir zamanıdır sanki. Taraf olmanın eleştirel mesafeyi öncelikle kendi safında korumasının gereği unutulmadan.. Mesela, hayatının hiçbir döneminde Kürt ulusal hareketiyle organik ilişkisi olmamış bir birey olarak, Kürt hareketiyle organik ilişkisi olduğu savıyla hedef gösterilen İnsan Hakları Derneği'ne üye olmak, hem egemenlerin saldırısına karşı tavır geliştirmek ve hem de bu saldırıyı 'içeriden' çoğaltan kimi tutumlarla araya eleştirel mesafeyi koymak, yaşam hakkı merkezli insani kaygının, entelektüel vicdanın ya da hakkaniyetin gereği sayılamaz mı? Hiç değilse, muhtemel iyi huylu sözcükler ağzımızda donup kalmasınlar diye.. Mehmet ÇETİN
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Gündem EK
|