|

“Ben de yansaydım, yaşananları kim anlatacaktı…” “Askerler köye geldiklerinde...” diyordu, ’93-94 yıllarında Dersim’deki köy yakma-boşaltmalar döneminde Çat Köyü Muhtarı; “...güz mevsimiydi. Ben de cevizlerimi dökmüş, kurumaları için evin damında güneşe sermiştim. Evleri ateşe verdiler, damdan aşağı inip bir-iki yatak kurtarırım umuduyla ateşin içine daldım. Dışarıya çıktım… panik içindeydim… öyle ki yatakları sırtımdan indirmeden tekrar evin içine götürüp… aynı şekilde tekrar dışarı çıkmışım. O an artık alevler evi sarmıştı. İkinci kez evin içine girip geri döndüğümde, alevler içinde kaldığımı düşünen yaşlı köpeğimin pencereden içeriye atlayışını gördüm... öyle kalakaldım… bir an köpeğimin arkasından ateşe atlayıp, onun vefasına kayıtsız kalmak istemedim... bir yanda insanları ateşe veren insanlar, diğer yanda da küle dönen bir bedeni kurtarmaya çalışan bir köpek. İnanın o saatten sonra sanki yalnızca bu olayı anlatabimek için yaşadım. Ben de yansaydım, yaşananları kim anlatacaktı…” Yazları köyde, kışın Ankara’da çocuklarının yanında kalan Muhtar, bu olaydan sonra köyü yakıldığı için Ovacık’ta kurulan prefabrik konutlarda kalmaya başlıyor ve bir daha da orayı terk etmiyor: “Bir köpeğin yuvasına gösterdiği sadakati, insan olarak ben de toprağıma göstermek zorundayım, derdi. Bu süreçte yapılan her eyleme katıldı. Adı Emirali Karakaya idi. O benim babamdı. 2003 yılında hakka yürüdü” diyor, dönemin Ankara Tuncelililer Derneği Başkanı da olan İbrahim Karakaya, ve devam ediyor; “bu sürecin bize verdiği en önemli ders; toprağına, tarihine, kültürüne ve inanç değerlerine sahip çıkmanın, varolmakla eşdeğer olduğudur.” “Ömrümün yarısını orada bıraktım…” “O yıl sonbahar boyunca askerler boşaltılan tüm köyleri gezerek yanmamış bütün evleri yaktılar” diyordu, o dönemde ve o dağlarda gerilla olarak bulunan Zeynelê Çamali; “...köylerde kalan ne kadar at, katır ve eşek gibi hayvan varsa onları kurşuna dizdiler. O yıl köy yakma, boşaltma ve hayvan öldürme operasyonları kar yağana kadar devam etti.” “Yakılan köylerden eşya taşımaya gidiyordum” diye anlatmaya başlıyordu H. Ayrılmaz’a, bir diğer Ovacıklı; “...her taraftan dumanlar yükseliyordu. Daha önceleri cıvıl cıvıl olan bu köylerde şimdi hiç kimse yoktu, uygulanan zulümden sonraki sessizlik ürkütücüydü. Bu sessizliği bozansa kedi ve köpeklerin varlığıydı. Her eşya almaya gittiğimde, etrafıma toplanıyorlardı. Her birinden ayrı bir ses çıkıyordu. Bu zulümden onların payına da yalnızlık ve ölüm düşmüştü. Ayaklarıma dolanıyorlardı, ne demek istediklerini anlıyordum ancak, ben de çaresizdim. Çıkardıkları seslerle sanki bana; bizimkiler nereye gitti, her gün oynadığımız çocuklar nereye kayboldular, der gibiydiler. Bir taraftan onların sesi, bir taraftan ağlayarak kalan eşyaları yüklemek... diğer bir duygum da bu hayvanların ne olacağıydı. Bu gel-gitler bir hafta sürdü ve bu bir haftalık süreçte ömrümün yarısını orada bıraktım. Çünkü ben traktörü yükleyip yola koyulduğumda hepsi ‘bizsiz gitme, ne olur bizi sahiplerimizin yanına götür’ dercesine arkamdan koşmaya başlıdılar. Ta ki ben gözden kaybolana dek.. O manzara bugünkü gibi hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor ve asla da gitmeyecek!” A waxt ğeribiyê de: “Vane, ma kê dewê ra veciaym” vat bi Ana Dina; “...yi dewanê ma de çıqa kutık u pısıngi ma estê, tedê amee peser, şiye dormê qıslê guretê... ” “Kaçtık, kaçtık, kaçtık…” “Bir gün, kartalların uçuştuğu bir bölgede kaybedilen köylülerin cesetlerinin olabileceği duyumunu aldık” diyordu dönemin Tunceli CHP İl Başkanı, resmi kayıtlara göre 423 faili meçhulün(!) olduğu 1994’te: “Bir çobanın kılavuzluğunda gittiğimiz söz konusu bölgede bir ceset bulduk. Ceset; kuşlar ve kurtlar tarafından parçalanmıştı. Ceset, kaybedilen 12 köylüden birine aitti. Geride kalan 11 kişinin akıbeti hâlâ esrarını korumaktaydı. Bu olaylardan sonra diğer köylüler paniğe kapılıp davarlarını yok pahasına satıp Elazığ ve diğer şehirlere kaçtı.” “... Köyümden kaçışım kaza gibi bir şeydi” diyordu o çocuk sesiyle Sybella Willees, dünyanın bir başka coğrafyasında ve ‘Bir Gün Kaçmak Zorunda Kaldık’ başlıklı anlatısında; “...askerler geldiğinde saat beş civarındaydı ve biz oyun oynuyorduk. Hemen kaçtık. Nereye gittiğimizi bilmeden, öylesine kaçtık. Ben askerleri görmedim; yalnızca silah seslerini, çığlıkları ve bum bum bum bumm diye ses çıkaran ve bir çok kişiyi öldüren bomba seslerini duydum. Hepsi, sanki bir kaza gibi, aniden oluverdi ve yanımıza hiçbir şey almadan kaçtık; ne yemek, ne giysi, hiçbir şey almadık. Kaçtık, kaçtık, kaçtık...” “Ama onlar bunu bilmezler, çok uzaklardan gelmişler…” “Aras nehrinin kollarından birine yakın yerde oturuyorduk. Ülkemize Taokh ülkesi denir” diye yazılıyordu kadim tarihlerdeki bir kıyıma dair, Aras ırmağı kıyısında bulunan bir tablette; “...o güne kadar hiç görmediğimiz biçimde giyinmiş korkunç barbarların ülkemize girdiğini duyduk. Bunlara Yunan deniliyormuş, çok uzaklardan gelmişler. Kaleye çekildik; kadınlarımız, çocuklarımız ve hayvanlarımız. Bizim taştan başka silahımız yok. Bu canavarların güneş altında yanan sivri ve keskin bıçakları var. Kalemize deliler gibi saldırdılar, taşlarla kafalarını ezdik. Durmadılar. Sonunda taşlarımız bitti. Karımla gözgöze geldik. Kızımızı tuttuğu gibi kayalardan aşağıya attı, sonra da kendisi atladı. Tüm Taokh çocuklarının parçalanışını izledim, tüm kadınlarımızın güzel bedenlerinin kayalarda kırılıvermesini. Sonra sıra bize geldi, tam aşağıya atlayacakken Yunanlının biri belime yapıştı. Aklısıra beni durdurup tutsak edecek. Biz Taokhları tutsak edecek. Biz Taokhlar teslim olmayız. Ama onlar bunu bilmezler, çok uzaklardan gelmişler” diye paylaşıyordu bunu bizimle Celal Saçaklıoğlu ve aktarımını sürdürüyordu: Belime yapışmış o barbarla birlikte kendimi atıverdim aşağıya. Çığlık çığlığa bağırdı yaratık, kayalara çarparken o altta kalmış olmalı. Beni, öldü diye bıraktılar. Artık kimim kimsem yok ama tutsak da olmadım; hayvanlar gibi dağlarda yaşadım, sürekli göç ettim. Gecikmiş ölüm gelip beni bulmadan, acılarımı bu tablete döküyorum...” “Ayaklar altına alınan gururumuzdur, şerefimizdir, haysiyetimizdir…” “Bizi mezarlarımızdan, ziyaretlerimizden koparıp Hozat’a getirdiler, ekmeğe dilendirdiler” diyordu sonra, köyünden sürgün edilen Rukiye Kankotan; “...sokak ortasında elimize tutuşturulan 1 kilo un, 1 kilo şeker ve yarım paket çay onurumuza dokunuyor. Ben elimde file ile Hozat’ın caddesinde yürüdüğümde, oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi ağlamaklı oluyorum. Ayaklar altına alınan gururumuzdur, şerefimizdir, haysiyetimizdir. Biz dilenci değiliz; ne yalvarmaya ne de yardım talep etmeye geldik. Biz, Dersimlilere yaraşır bir şekilde hesap sormaya geldik. Bizi rahat bıraksınlar!.. Bırakmıyorlar mı... Dersimli 300 kadın bana imza verdi… Mücadelemizde çaresiz kalırsak; nasıl ki kadınlarımız 38’de zalimin eline düşmemek için kendilerini bebekleriyle uçurumlardan attı, akar sulara atlayıp intiharı seçti, biz de gecenin birinde çocuklarımızı kundakta, kocalarımızı yatakta bırakıp Pertek suyuna atlarız… ya da bir ormana gider etrafımıza gaz döker, yakarız… Ya da silah alır dağa çıkarız.Bu bir propaganda değildir. O acıya dayanılır, ama çektiğimiz acılar dayanılacak gibi değildir. İnşallah şanslı çıkarlar da, üçüncü şıkka bizi mecbur bırakmazlar…” “Yangın bütün bir bölgeyi sarıyor...” “Biz Siirt Pervari G. köyü halkındanız...” diye yazmaya başlıyordu Mehmet M, 12 Şubat 1991 tarihli dilekçesinde; “Köyümüze yakın bir yerde PKK'lılar ve askerler çatıştılar. Bu olaydan sonra Pervari’de görevli binbaşının emri üzerine askerler maddi varlıklarımızı tutuşturmaya başladılar. Köylü kadınlar onlara müdahale ettiler. Askerler onları fırlatıp attılar. Yakılan varlıklarımız: Beş binin üzerinde kavak ağacı, dört tondan fazla buğday, köyün etrafındaki bütün ormanlık alan, köylülerin otlarıyla birlikte yirmiden fazla ahır. Şimdi köy boşalmış durumda, bütün evlerin yakılacağını adımız gibi biliyoruz... Köyün dışına çıkarıldığımız an hayvanlarımız askerler tarafından taranıyordu. Bitişikteki M. köyünün arılarını dahi kovanlarıyla birlikte yaktılar... Önümüze iki seçenek koymuşlardı; ya korucu olup ölecektik, ya da terk ve açlık! Biz nerelerde, nasıl barınacağız? Çocuklarımızı neyle doyuracağız?” “Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Boşaltılan Yerleşim Birimleri Nedeniyle Göç Eden Yurttaşlarımızın Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Tespit Edilmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu” 14 Ocak 1998 tarihinde TBMM’ye 170 sayfalık bir rapor sunuyor. ‘Ulusal hassasiyetleri rencide etmemek için’ rapor diplomatik bir üslupla yazılıyor olmasına karşın, karabasanı açık bir şekilde kayda geçirmiş oluyor. Belki de en önemli katkısı, OHAL Valisi'nden köy yıkımlarıyla ilgili resmi bir rakam koparmayı başarmış olması. Komisyonun bu raporuna göre bölgede 820 köy (ki Helsinki İzleme Komitesi’nin Ekim 2002 tarihli raporuna göre 1994 yılına kadar bölgede 3.000 köy haritadan silinmiş) ve 2.345 küçük yerleşim biriminden toplam olarak 378.335 kişi göç ettirilmiştir. Türkiye İnsan Hakları Vakfı raporlarına göre ise: “Olağanüstü Hal Bölgesi’nde 1990 yılından 1993 yılına kadar 923, 1994 yılında ise 1000 kadar mezra ve köy boşaltılmıştır. Bölgede göçe zorlama yanında can güvenliğinin ciddi bir tehdit altında olması nedeniyle de önemli ölçüde göç yaşanmıştır. Bir örnek olarak, Olağanüstü Hal Bölgesi’nde 1991 yılında 31; 1992 yılında 360; 1993 yılında 467; 1994 yılında 423 faili meçhul cinayet işlenmiştir. Yaşanan şiddet olayları sonucunda yüzbinlerce insan mağdur duruma düşmüş, yaklaşık 2-3 milyon kişi yıllardır yaşadığı yerleri terk etmiştir...” “Evinizi boşaltır mısınız, roket atacağız...” İnsanlığın kanayıp duran açık yarası Filistin’de, füze saldırısı sonucu oturulamayacak hale gelen evinin yıkıntıları önünde, “saat 01.30 sırasında aradılar” diyor, Ebu Gali'nin oğlu; “merhaba, İsrail ordusundan arıyoruz. Rahatsız ediyoruz ama, yarım saat içerisinde evinizi boşaltmanız gerekiyor, dediler. En son karşı komşumuzu aramışlar. Onlara da 2 dakika süre vermişler. Gece yarısı kalktık, 20 metre ötede beklemeye başladık. İşte durum, şimdi gördüğünüz gibi...” O sırada, yani Ekim 2006’da ve Afganistan’da; işgalci bir general de, içi suyla dolu ağaçları yakamadıklarından yakınıyordu; "ormanları beyaz fosfor bombasıyla yakmaya çalıştık, işe yaramadı, dizelle yakmaya çalıştık, olmadı. Bitkiler şu sıra öylesine sulu ki, onları yakamıyoruz" diyebiliyordu, pervasızca... Pervasızca, evet! Küresel emperyalizm ve yerel işbirlikçileri, egemenlik hırslarıyla yeryüzünü her anlamda yangın yerine çevirirken, artık ‘ormanları, evlerinizi bombalayan PKK helikopterleridir’ türünden bir dezenformasyona dahi gerek duymayacak pervasızlıkta yapabiliyorlar bunu. Bunun sonrasında onbinleri, yüzbinleri, milyonlarca insanı yine ölümün, sefaletin ve sürgünün cehennemine atabiliyolar vb. Irkçı, ulusdevletçi mülkiyet sınırları içinde tutsak alınmış ya da eğemenlikçi diğer saldırılar, yakım/yıkımlar sonrası yeryüzüne sürülmüş insanlık aynı kaderi, aynı kederi paylaşıyor. İnsanlığın, yaşam hakkı merkezli; dillerin, inançların, kültürlerin, cinsiyetlerin ve doğanın özgürleşmesi hasreti, belki de her zamankinden daha çok ağırlaşıyor bu nedenle, daha da koyulaşıyor. İnsanlık tarihinin ufuk menzilindeki ‘sınırsız ve sınıfsız bir dünya’ hasretine işaret edecek seçeneklerin sınırlılığı, bu koyulaşmayı daha da katlanılmaz kılıyor. Sonrasında ise... “Şiddetin yol açtığı ruhsal problemler...” “Zorunlu olarak göç eden insanlar uzun bir dönem çok yoğun bir şiddet ortamında yaşamış kimselerdir. Çoğunlukla göç ettikleri yerlerde de ciddi sosyal, ekonomik, kültürel sorunlarla karşılaşmakta, ayrıca şiddet ve baskıdan da tam olarak kurtulamamaktadırlar” diyordu, Psikiyatrist Doğan Şahin, 1995 yılında, olayların ardısıra, Gazi Mahallesi izlenimlerinde: “Şiddetin yol açtığı ruhsal problemler çoğunlukla göçün yarattığı sorunlarla üstüste binmekte ve tabloları ağırlaştırmaktadır. Zorunlu göçün, mağdurların yaşamaya alışık oldukları yerden kopmaları, yerleştikleri yerde işsizlik, barınma, ekonomik zorluklar, kültürel ve uyum zorlukları gibi problemlerle karşılaşmaları yanında, göçten evvel, göç sırasında ve göçten sonra çok ciddi travmalara maruz kalmışlardır...” 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’nde ise şunlar söyleniyordu: “Madde 1: Tüm insanlar özgür; onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirlerine karşı bir kardeşlik anlayışıyla davranır. Madde 2: Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ve toplumsal köken, doğuş ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede ileri sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir. (...) Madde 3: Herkesin yaşama ve kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı vardır. Madde 5: Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ve ceza uygulanamaz. Madde 6: Herkesin, nerede olursa olsun yasa önünde bir kişi olarak tanınma hakkı vardır. Madde 9: Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez. Madde 10: 11: 12.. ” “Hama...” “Sürgüne çıktığımız günü hiç mi hiç unutmuyorum” diye söze başlıyordu Usenê Mirzî; “mezramızdaki bütün canlılar bizimle yola düşmüşlerdi sanki. Marquez’in romanlarında görmeye alıştığımız o gerçeküstü mü, o büyülü gerçeklik mi, nasıl tanımlanırsa artık, o fotoğraf kareleri bir bir kazınıyordu altı yaş çocukluğumun hafızasına. En çok da gözyaşını unutmuyorum; Herkes, ama herkes ağlıyordu çünkü, ve... Sonrası daha da anlatılamaz bir yıkım. Ömrümün sonrasına ağır birer travma olarak kalacak o sürgün günlerinde benim payıma düşenler bir yana ama, babamın yaşadıklarını uzun uzun anlatmayı çok isterdim. O bunları hiç anlatamadı çünkü, anlatamaz artık. Ona sormak istediğim ne çok şey kalmış meğer o günlerden bana, sormak isterdim, soramam artık. Mesela; ben henüz 8-9 yaşlarındayken, gecenin bir vaktinde o çocukluk uykumdan beni niye uyandırırdın a benim güzel babam, demek isterdim; uyandırdıktan sonra ‘hadi 66 oynayacağız’ demek de ne demekti sahiden? Sen kahvehaneye gidip de orada kağıt oynamak nedir bilmezken, benimle paylaşmak istediğin neydi gerçekten? Hasret mi? Senden bana armağan en güzel sırlardan biri de bu ‘hasret’ olmalı piye me, demek isterdim; insanın kendisine dahi hasret düşürüldüğü şu zulüm dünyasında hasret, bu zulme karşı koymanın da bir ifadesi ve imkanı sanki. Sanki senin o anlatılamaz hasretin ile tanımışım ben Dersim’i. Seni yitirdiğimiz ikinci sürgünün sonrasındaki hasret ise...” “Sürgünlerin Yüzyılı...” “Şimdi, bir yerde doğup, bir yerde büyüyüp, adı gurbet olan bir yerde ölüyoruz” diye yazıyor Fadıl Öztürk; “yurdumuzda gömülmek ya gözümüzde, ya da vasiyetimizde kalıyor sadece. Doğduğumuz yerde yaşlanmayı bizden aldılar. Bizim de sularımız gibi hayata akmak, dağlarımız gibi omuzları dik durmak, mevsimleri karşılayıp uğurlamak gibi hakkımız var...” “Yeryüzünü, hatta bütün bir kâinatı zapturapt altına almak isteyen empeyalizmin marifetiyle” diye sözü devralıyor Xeca Qeremani; “Birleşmiş Milletler’in raporlarına göre son 30 yılda dünyadaki göç-sürgün ikiye katlanıp 200 milyonu bulmuş. Yani şu anda 200 milyonu aşkın insan... Göç yoktu aslında ‘sürgünler yüzyılı’ olarak da tanımlanan 20.yy’da, şimdi de yok; savaş, işgâl, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal vb. nedenlerle, göç ettirilme var, ki nihayetinde sürgündür bu. Bu ormanları yakarak, evlerimizi başımıza yıkarak, insanı toprağından, ziyaretlerinden, mezarlarından, ırmaklarından uzak düşürerek ne yaptığını sandı ki faşizm? Yaptıkları onların yanına şimdilik kâr kalmış olsun ama onlar bir şeyi hâlâ bilemediler: Dersimlilerin, Dersim’i nasıl duyduklarını ve yaşadıklarını bilemediler, anlayamadılar. Bu insanları sürgüne çıkarmakla sorunu halletmiş mi oldular? Dersimli, sürüldüğü cennete de cehenneme de beraberinde götürür Dersim’ini. Yeryüzünde kaç kent vardır ki böyle; dağına, ağacına, ırmağına, yazı-yabanına, kurduna-kuşuna, bu kadar klam, stran, deyiş yakılan! Ateşte sınanmış bir halkı yine ateşlerde sınamak istediler ama sonuçları kendileri de görüyorlar işte: Dersimliler sürüldükleri yerlerde, diasporada mesela o kadar etkin oldular ki; dil, inanç, kültür, edebiyat, sanat, dayanışma, hemen hemen her alanda önemli bir birikim yarattılar. Yaptıkları her şey Dersim içindi ve yapmaya da devam ediyorlar işte. Ekonomik örgütlenme anlamında Munzur AŞ ve diğer kimi yatırımlar; sosyal dayanışma anlamında kurulmuş vakıflar, cemaatler, Türkiye’de Tunceli Dernekleri Federasyonu, Almanya’da Dersim Dernekleri Federasyonu, diğer özerk örgütlenmeler, dergiler, kitaplar, albümler, oyunlar, belgeseller, dünyaya örnek verilebilecek Umudun Türküsü vb. projelerin başarısı.... daha ne çok kazanım! Evet, orman yakmalar, baskılar, özellikle de Dersim’i haritan silmek amaçlı barajlar, siyanurla altın aramalar vb. sorunlar şimdilerde çok can yakaıcı, ama..” “Değil...” “Değil” diye itiraz ediyor Serkan;”bunlar birer kazanım olmakla birlikte, genellikle dışarıdan bakıldığı için görülmeyen pek çok sorunu artarak devam ediyor Dersim’in. Yani sorun sadece barajlar, siyanürle altın aramalar değil. En önemli tahribat kültürel kirlenmede yaşanıyor mesela. Yine, tarihi eser kaçakçılığından söz ediliyor mu hiç? Hem de henüz hiçbir arkeolojik araştırma ve kazının yapılmadığı ve zaten sınırlı sayıdaki tarihi eserin olduğu Dersim’de. Ermenilerden kaldığı söylenen kilise türü yapılar nerede mesela... avlanma ya da... iktidarın yerel temsicleri eliyle örgütlenmek istenen fuhuş... uyuşturucu... anadilimizin ağzımızdan yitip gitmesi... çatışma gerekçesiyle orman yakmaların bugün de sürüyor olması... iş ve istihdam yetersizlikleri.. sivil toplum kurumlarımızın önemli ölçüde politik çevrelerin penceresinden Dersim’e bakıyor olması... doğayla uyum içinde yaşamanın yurdu olan Dersim’de önce doğaya hükmetme hırsı, ardısıra tahrip ve kimbilir daha ne çok zarar-ziyan... yani sorunlar 2006’da dahi, orman yakmalarda olduğu gibi, pek çok alanda artarak sürüyor aslında ve bir de, arabesk Dersimci yaklaşımlarla fetişleştirilen Dersimciliğe karşı Dersim dostlarının giderek tedirginleşmesi... mesela bu da görülmek istenmiyor. Yoksa, daha eşitlikçi bir ülkede ve dünyada illa ki Dersim hırsımız olamaz herhalde, değil mi?” “Ama unutamıyorsun ki nereli olduğunu! Bu kent ardından gelecek misali” dediğinde Nesimi Aday; “Koparıldığım doğa koşullarında ve yine o doğallıkla yaşayabilseydim eğer” diyorum ben de; “...yani başka bir dil öğrenmeye mecbur tutulmasam, kekeme bırakılmasam, dilim, kültürüm, inancım, değer ve yaşam estetiğim başka yerlerde aşağılanan, yasaklanan, kınanan bir hal almasa ve ben bu kadar yalnız bırakılmamış olsam sürüldüğüm yerlerde, yurdum dediğim yere bu kadar derin bir hasret duymazdım belki. Bu hasreti katlanılmaz kılan asıl faktörlerden biri, sürüldüğümüz, yaşamak zorunda bırakıldığımız yerlerde yaşadıklarımız, tanık olduklarımız, oradaki mağduriyetlerdir.. ki eğer, şu yeryüzü bizim de yurdumuz olsaydı eğer, nereli olduğumuzu hatırlamak gibi bir gereksinim de duymazdık belki...” “Ezcümle...” Tarihi itibarıyla diller, inançlar, kültürler, doğa ve doğal yaşam şenliği olarak da tanımlanan Dersim’in trajedisinin önemli bir kesitine, ‘belgelerle’ önemli kanıtlar ve tanıklıklar sunuyor Cemal Taş, Külden Evler ile. “Aslanların tarihini avcılar yazdıkça, avcılar hep haklı kalacaktır” diyen Afrika atasözünün haklılığını yeniden hatırlatırca ve, olup bitenlerin bir de bizim aklımımız ve kalbimizle okunması, anlaşılır kılınması ve karşı karşıya kaldığımız yıkıcı tehditlere yine birlikte karşı koymanın olanaklarının birlikte açığa çıkarılması, paylaşılması çağrısı, duyarlılığı ve dileği ile... Bu duyarlık, emek ve içtenliğe minnetle teşekküer ederken, anlıyoruz ki yine: “Yaşamak ve düşünmek için gereken o en hayati dersi, tarihin infazına maruz kalmışlardan alırız” demişti Homi Bhabha, yani; “mağdur edilenlerden, sürgünlerden...” Yani "Külden Evler"den..
Mehmet Çetin/''kitabın sonsözü''
Cemal Taş/Külden Evler-TİJ Yayınları
E-Ütopiya: Sayı-1 kış kitabı-2007
|