|
Vecdi Erbay / Mehmet Çetin 
“Asmin”, şair Mehmet Çetin’in en ünlü, ama en çok ihmal edilmiş kitabıdır diye düşünüyorum. Uzun aralıklarla iki baskı yapan kitap, okurdan hak ettiği ilgiyi de görmüştü oysa. Asmin’i, aldığı ödülü ve diğer kitaplar arasındaki yerini anlatır mısınız? -Asmin, ve ihmal! Evet, birbirlerine yakıştılar sanki. Okur hakkını vermişti oysa. Eleştirmenler ve antolojistleri bir kalem geçersek, bu ihmalin tek muhatabı benim. Doğrudur da. Bunu niye yaptığımı çok iyi açıklayabileceğimi sanmıyorum ama, yakın dönemde bir söyleşide belirttiğim gibi, ana neden Asmin’in, ses-söylem olanaklarından beslendiği şiirimi geçip gitmiş olmasıydı belki. Nitekim, 91’de yayımlanan ilk baskısı çok kısa sürede tükenmesine karşın, yaklaşık altı yıl yeni baskısını yapmadım. Aynı durum bir bakıma 97’deki ikinci baskı için de geçerli. Yeni baskının kaderi ya da kederi ne olur, henüz bilmiyorum. Ama aldığım ilk haberlere göre, Asmin, yeni kitabımın da önüne geçmiş. Bu da beni sinirlendirmiyor değil! Ödülü alan kitabın kendisi değil; kitaba adını vermesine karşın ilk kez bu baskıya aldığım ‘Asmin’ adlı öyküdür. Bunun da, edebiyat tarihimizde anılmaya değer bir öyküsü var, kanımca. Kısacası; 80’li yıllarda ‘Hapishane Edebiyatı’ kuşatması ve kınaması ve korosuna katılan değerli bir yazarımızın da jürisinde yer aldığı bir öykü yarışmasına, iki öykü ile ben de katılmıştım. E. Ercan ve F. Şüyun’un ön jürisinde olduğu jüride sevgili Onat Kutlar, Cahit Kayra, Adalet Ağaoğlu gibi isimler yer alıyordu. Sonuçta, ‘Asmin’, birincilik ödülüne değer bulunmuştu. Ancak, benim için asıl önemli olan ise; ‘hapistekiler daha çoluk-çocuk, onlar edebiyattan ne anlar’ mealinde, içerideki o amansız koşullarda da olsa edebiyat yapmaya çalışanlara karşı cümleler kuran ve yarışma jürisinde yer alan o yazarımızın da Asmin’e ödül vermesiydi. Ama, öyküsüne ödül verdiği kişinin de hapiste olduğunu bilmeden! Bilmiyordu çünkü, yaklaşımını hakkaniyetli bulmadığım o yazarımızın da jürisinde yer aldığı yarışmaya ben hem bir arkadaşımın adıyla ve hem de cezaevinden değil, dışarıdan katılmıştım. Bu da beni hâlâ düşündürmüyor değil! Okur ve edebiyat ortamı değişti ve Asmin, onbeş yıl sonra yeniden gün ışığına çıktı. Edebi niteliğinden değil, içeriğinden yola çıkarak soruyorum, “Asmin”okurdan nasıl bir karşılık bulacak sizce? -Onbeş yıl dediğimize göre, 97’deki ikinci baskısını saymıyoruz Asmin’in, öyle mi? Değil, sanki o kadar da unutturmadı kendisini. Ama okur ve edebiyat ortamının değiştiği, kuşkusuz! Bundan Asmin’in de benim de payıma keder düşer ancak. Okurun beğenisine, entelektüel vicdanına el koyacak kadar onu kuşatan bir yayımcılık anlayışı, sonunda kendi okur profilini de yaratmış oldu. Sermayenin yayımcılık anlayışının merkezinde, temsil ettiği kültürel hegemonyayı kurmak vardı. Yapacağı buydu ve yaptı da zaten. Sürecin daha en başında buna dair eleştirel mesafe çağrısı da, hatırlatıcılığı da yapılmadı değil. Ama vitrin cazibesine kapılan kimi muhaliflerini de kendisine dahil kılan sermaye, sonuçta bugünkü trajik durumu gerçekleştirmiş oldu. Sermayenin, star sistemi üzerinden kurguladığı ve stratejik anlamda tüketim ideolojisinin dahili kıldığı bu edebiyata ben bu aralar ‘strabiyat’ demeyi tercih ediyorum, nedense... Böyle bir ortamda Asmin’in okurda nasıl bir karşılık bulacağına gelince; sanırım, benzeri emeklerin bulduğundan çok da farklı bir karşılık bulmayacaktır. İçerik anlamında da öyle. Bunda özel bir beis yok ama; bir açıkyara gibi yaşayıp geldiğimiz yakıcılık, yoksulluk, işgaller, ölümler, zulümler, dahası bunların zihnimizde ve hatta vicdanlarımızda meşrulaştırılmaya çalışılması, ama bunlarla birlikte daha özgür bir doğa ve toplumsal hayat hasreti, insanlığın kendisini bu hasretlere adayan aşkhalleri de bitmediyse şu kâinatta, böyle bir entelektüel vicdan ile sohbet etmeyi deneyen çalışmaların da kendince bir karşılığı var elbette. Bu anlamda iyimserliği yitirmemek gerek. Ama mevcut duruma dair eleştirel mesafeyi belirginleştirmek de son derece öenmli olsa gerekir. “Atımı Bağladım İğde Dalına”, kimi dergi ve gazetelerde yayımlanmış, ama çoğu ilk kez okur karşısına çıkan yazılarınızı bir araya getiriyor. Dilin şiirselliği ve geçmiş günlere (kentlere, yüzlere, seslere, aşklara, acılara...) ait çağrışımlar, en belirgin özelliği buradaki yazıların. Ben, bu geçmişe ait çağrışımların neden bu kadar yoğun olduğunu sormak istiyorum. Geçmişten kurtulmanın bir yolu mudur bu çağrışımlar, yoksa vefa duygusuyla açıklamak mümkün müdür? -Açıkçası ne geçmişimden ‘kurtulmak’ gibi bir hissiyatım oldu şu ana kadar, ve ne de sadece ‘vefa’ duygusuyla yaptığım bir şey oldu bu. İçinden geçip geldiğim ölüm-kalım günleri de dahil olmak üzere, geçmişim, onurla yaşadığım bir deneyim bilgisi olarak da çok önem arzediyor benim için. Yani bu anlamda geçmiş, kurtulunması gereken şeydir gibi bir yaklaşımım olmadı ömrümce. Vefa, ahde vefa da, kuşkusuz ki önemli değerler benim için. Mesela, kendilerini artık anlatamayacak düş yoldaşlarımın, metinlerimde sohbet ediyor olmaları bir anlamda böyle anlaşılabilir. Ama burada benim için esas olan edebiyat dolayımıyla da ‘geleneği yeniden kurmak’ çabasıdır. Herbiri insanlığın aşkhaline kanıt olarak sunulabilecek bu hayatlardan, yani böyle bir geçmişten süzülen olanaklar, insanlığın ve doğanın özgürleşmesi serüveninde önemli perspektifler sunmaktadırlar, kanımca. En azından bir deneyim bilgisi olarak içinden geçip geldiğimiz geçmiştir, gelecek projeksiyonunu da hazırlayacak olan. Dil-söylemdeki şiirselliğin kitaba teknik bir olanak olarak katılmasını hazırlayan da bu ‘duyma’ hali olabilir, mesela. Nitekim, yirmi yıla yayılan metinlerin bu anlamdaki ortak farkındalığı da, daha çok burada belirginleşiyor. Bunu, kitabın arka kapağında da yer alan küçük bir metin ile dile getirecek olursam: “Yeni bir aşka, diyara ya da yeni bir hayata yolculuk yaptığımızı sanırız çoğu kez: yanılırız ama.. Değildir çünkü: hatırla eğilip önlerinde, geçilmeden o hatıralardan; o kavil: o karar: o ikrar uğraklarından geçilmeden, kişi varamıyor kalbinin kıyısına.. Kalbimizin kıyısındaki iğde dalına bağlamadan o yorgun atları: soluklandırmadan Haziran’da solan bir gülümseme ile: gülümsetmeden o yorgun atları yine Haziran’da yeni bir sevinç ile.. Geçer gibi gölgesi ipekten anıların yolları ile, vardığı yerde ancak: İnsan, ancak orada..” “Atımı Bağladım İğde Dalına” başlıklı bir yazı yok kitapta. Kitap, hapislerden, tanıklıklardan, acılardan, aşklardan ve daha nice uğraklardan sonra, adıyla Mehmet Çetin’in durduğu, mola verdiği yeri mi işaret ediyor? -Evet, kitaba adını veren bir metin yok. Zaten asıl kaygı da buydu. Yani tek bir metinin değil, bu, bütün metinlerin işaret ettiği bir uğrak olsun istedim. Hem de, adını, ruhsal-kültürel şekillenmemizde yeri olan halk bilgeliklerinden bir türkünün adıyla. Ama evet, bu bir ‘uğrak’ kitabı olarak anlaşılabilir, rahatlıkla. Öznesi olunmaya çalışılan bir hayattan biriktirilenlerle, varılan uğrakta geçmişi de, günü de, geleceği de kendince bir anlamlandırma denemesi olarak görülebilir yani. Bunu da, insanın öncelikle kendi yaşadıklarından öğrenmesi ve muhatabıyla paylaşması olarak anlıyorum. Şu günlerde, Avrupa’nın birkaç ülkesine yayılan sohbetlerde de bunları paylaşmaya çalışıyorum.
21 Aralık’06, Amsterdam
E-Ütopiya: sayı 1 kış kitabı -2007
|
|
|
İnsan, hiç yere söylemiyor bu şarkıyı |
Asmin, gökyüzüne en yakın duran bir çiçek ya da geceyi yakan bir dağbaşı ateşi olarak büyüledi beni, etki alanına aldı. Mutsuzluğu, ölümü, coşkuyu ya da aşkı kendi dilime çevirmede ilişki biçimimi çok fazla açıklayamayacağım haliyle her an daha çoğalan olanaklar sundu.
-Enver Gökçe Şiir Birincilik Ödülü alan ''Bir Ağızdan'' ile ''Rüzgar ve Gül İklimi'' adlı şiir kitabından sonra neden ''ASMİN'', neden bir öykü kitabı?
.
-Asmin'e ilişkin yazdığı bir yazıda Önder Kızılkaya; ''Ne Asimin'e 'öykü', ne de Mehmet Çetin'e 'öykücü' demeye gönlüm elvermiyor.(...) Mehmet Çetin, yeni bir şiir ve yeni bir dil kurarak şiir serüveninde yeni bir sıçrayışı gerçekleştiriyor.'' diyor. Doğrusu, bir sıçrayışı gerçekleştirdiğim kısmı ayrı bir tartışma konusu olsa da, Önder'in bu yaklaşımını önemsiyorum. Öncelikle bunu söylemem gerekiyor. Kitap hakkında yazılmış yazılardan da bu kitabın ne olduğunu saptayabilmiş değilim. Geneldeki bir beğeninin ötesinde, özlediğimce bir estetik eleştiri ve tanımlama gerçekleşmiş değil. Ama kesin olan bir şey var ki, o da şiirin kitaptaki öykülerin yardımına çağrıldığı ve içerili kılındığıdır. Bu yeni bir şir serüveni olarak tanımlanabileceği gibi, geleneksel öykünün mevziinde eleştiri konusu da yapılabilir, vb.
.
Asmin'de yazdıklarımı ancak böyle yazabileceğimi düşünmüş olmalıyım ki, yazdım. Ama şiir ya da öykü mü bu yazdıklarım, doğrusu çok dert etmedim bunu. Kuşkusuz ki, buna ilişkinimi yaklaşımların var ve ilgili bir tartışmada düşüncelerimi daha örgütlü dile getirmeye çalışırım ama, böylesi bir geçişlilik durumunun daha farkına varılmamış haliyle bende 70'lerin başından bu yana bulunduğunu da belirtmeliym. Şimdilerde yapmaya çalıştığım ise, tartışmaya açıklığıyla birlikte, daha farkında olarak bir yazma pratiği gerçekleştirmek.
.
-Asmin; ölüm, bir yaprağın dala tutunduğu yer, zargana, kendi sesimizde boğduğumuz bir şarkı, ayrılık şarksının nakaratı, yalnızlık öyküsü, ırmakta boğulan çocuk çığlığı, ölümyaralı vesuçlu. Her öyküde ayrı ayrı tanımlanan bu leit motiv öykülerin özeti ya da simgesi derken, 'Çağın ve Şafağın Şiiri' adlı şiirinizde de Asmin'i buluyoruz. Yalnız bu kitaba ait bir sözcük değil, öyleys Asmin'in sizin için anlamı nedir?
.
-Hayır, Asmin'in bendeki karşılığını açıklayamam ya da açıklayıp tamamlayamam! Bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Uzun yıllardır bu sığınağı kullanıyorum. Bir tür özgürlük alanı benim için. Uzun yıllar tutsak tutulduğumuz yerde de bir firar eylemi Asmin, özgül anlamından yola çıkartılarak (ve kaçınılmaz olarak da yabancılaştırarak) durmaksızın çoğaltıldı. Çoğaltılanlar da birbirlerini çoğalttı. Yüzüstü ölüme gelen zargana da oldu, intihara an kala bir yerde duran aşk kırgını suçlu da oldu, küsçiçeği Yoldaş da...
.
Evet, ilk kitabımdan bu yana kullandım Asmin'i. Gökyüzüne en yakın duran bir çiçek ya da geceyi yakan bir dağbaşı ateşi olarak büyüledi beni, etki alanına aldı. Bu tutsaklığım ne kadar doğru bilemiyorum ama, nasıl yazılsın ki silinip gitmesin kaygısıyla yazmaya çalıştığım; yani kaçamadığım, kaçmadığım yerde Asmin, mutsuzluğu, ölümü, coşkuyu ya da aşkı kendi dilime çevirmede ilişki biçimimi çok fazla açıklayamayacağım haliyle her an daha çoğalan olanaklar sundu. Söylendiği gibi; ''Asmin dediğimiz biraz da Mehmet Çetin'di'' belki; olumlandığı ya da olumsuzlandığı halleriyle birlikte. Pek çok yerinde saklı buluyorum kendmi ve benim için anlamını indirgemeyi da düşünmüyorum.
.
-''Ahsen Bozan'', ''İnsan Dediğimiz Buluta mı Benzer'' ve ''Mirza Hüseyin de Üşür'' masalsı ve efsanesi bir anatımla oluşturulmuş. Öykülerinizde masala ve efsaneye ait öğelerden yararlanmanızın sebebini öğrenebilir miyim?
.
-Bu çalışmalarımda masal ve efsaneye ait öğelerden fazlaca yararlandığımı samıyorum. Ahsen Bozan dediğiniz Ölüye Mektuplar adlı çalışmamda ise, özellikle bu öğelerin olmadığını düşünüyorum. Ne ki diğer iki öyküde destansı ama daha çok söylence öğelerinden, söyleminden yararlandığım açık. Yararlanma nedenimin yine çalışmalarımın kendisinde içerili/olduğunu düşünyorum. Geçişlilik durumunun küçük kanıtları olduğu da açıktır bu çalışmaların... ki, bu kitapta trajediden, yeni yorum denemelerinden, tiyatro ve yer yer senaryo söyleminden, bilinçakışı tekniğinden ya da fotoğrafçlıktan (vb.) yararlanmaya açlıştığım da açık... ki, yazım kurallarıyla kapışmam da benzer gerçeklerin ardına saklı.
.
-''Unutalım'' adlı öykünüzde 'Özlemeyi bilmeyen insanlar mutlu olmalılar, diye düşünüyorum' diyornuz. 'Özlemekle ölümlü' bir insanı bile anlattığınıza göre, ölüm kadar kaçınılmaz olan bu duyguyu bilmeyen insanlar olabilir mi?
.
-'Özlemekle ölümlü' insanı mı anlattım... denedim sadece, istedim. Ve özlemekle ölümlü oluşu kendinden sonraya bırakıp, tutunduğu yerden koptu o yaprak; Yaşlı Gürcü aşamıyor artık. O, öldü! Ve kitabın yayımlandığı günlerdi... alıp okuyamadım öyküsünü. Öyküyü Levos yazdırmıştı, neredeyse zorlave kendi yarasını -ya da özlemini diyelim- kanata kanata... o, okudu mu... bilmiyorum. Ama ölüme an kala, bu öykünün kendisine, yani özlemekle ölümü o Yaşlı Gürcü'ye okunduğunu öğrendiğimde...
.
Bunu geçelim.
.
Özlemeyi bilmeyen insanların mutlu olabileceklerine gelince, bu benim değil, öyküdeki Lodos'un dediği bir şey... her özlemin mutsuzluk demek olmadığını bilmeme karşın, öykülerin atmosferi, yaşanılan kırılışlar ve özlemin orada kendisini tarif edişi daha çok mutsuzluğa karşılık oluyor. Özlem, insan yaralarımızın kanadığı yeri ve kanatılışı tercüme etmeye çalıştı. Bu anlamda Lodos'un öyküde dediklerini benimseyerek yazdım sanıyorum. Ölüm kadar kaçınılmaz oln bu duyguyu bilmeyen insanlar olduğunu düşünemiyorum ne ki, bunun kimi durumlardai kanatıcılığından kaçanlar, kaçmaya çalışanlar olabilir... bunu olumsuzluyorm.
.
-''Bir ırmağın anadenize olan gereksinmesi neymiş, bazen bir hançerl yoklamak da olsa kalbimdeki suları, öğrenmekmiş. Öğrendim ve savundum ki ırmaklar için değilmiş 'emotional insulation''' diyorsunuz. Bir erkeğin (ırmak) kadına olan gereksiniminde söz konusu olamayacağını savunduğunuz 'emotional insulation' kadın (anadeniz) iin de geçerli mi?
.
-Kuşkusuz bu... yani böyle bir şey tartışılamaz bile. Tartışılırsa, kadınlar açısından bunun çok daha fazla olabileceğinden söz edilebilir ancak. Sevme potansiyelleri ve sevgiye ait emek ve tarihsel an'a ilişkin nesnelliğiyle bu böyle... soruda yer alan alıntı 'Sufle Sevgili, Alla Marcia'dan. Oradaki kişiliklerin duruş biçiminin (sevgi zemininde) getirdiği bir soyutlama o, spesifik bir saptama yani. Irmakla tarif edilmiş erkeğin bu yaklaşımı sevme biçimindeki çaresizliği ya da sonsuzluğuna vurgu yapmak için kullanılmış. Değilse, anı durumdaki kadının bunu diyemeyeceğini söylemiyor. Böyle bir olumsuzlaşması yok. Nitekim, az ilerdeki 'Çınar, Bir Yaprak Daha' adlı öyküde ırmağa dönüşen bu kez de, çapraz ateşlerden âşk ve ayaklanış yenilgilerinden geçip gelen ölümyaralı'nın sevgilisi oluyor.
.
-Ölümü bilmediğimden belki, birçok şeyi onunla tanımlıyoruz: Acıyı, hayal kırıklığını, özlemi, ayrılığı, ihaneti... Asmin'de ise yalnızca yaralanan ve kanayan insanın hayatına son vermesi değil ölüm, aynı anda sonsuzmuş gibi yaşanan bir mutsuzluk anı ya da 'ansız'lığı. Ölüm bu kadar çok tanımı hak ediyor mu sizce?
.
-Ölüm tanımını çoğaltan ben değilim; yaşamımızın kendisi... ölmek ve öldürmk kesinliğinden kaçınamadığımız/kaçmadığımız yakın bir tarihten/yaşayıştan geldik bugüne. Ölüm demenin yetmediği, ölümün karşılayamadığı o kadar çok ölümle blikteydik ki... Ölüm bile yetersiz kalıyor kimi ölümler karşısında, yeni tanımları bizzat kendisi kazandırıyor hayatımıza. Hayatımızdan doğal olmayan ölümlerin çıktığı, ölüm kadar kesin ve sonsuz acılar hayatımızda son bulmadıkça korkarım ki ölüm yeni yeni tanımları kaçınılmaz olarak gereksinir. Bu tanımları kullanışımızla da kimi katlanılmazlıkları/yıkımları ölümle tariflemeye çalışmamız ölümü bilmemizle ilgili değil bana kalırsa, kendimiz ölmeden de ölümü sonsuz kez yaşamamızla ilgili gibi... nitekim, Asmin'de ölümün, yani böylesi ölümlerin çığlık çığlığalığı da bu yakıcılıkla ilgili. Kaçamadım, kaçmadım.
.
-Bugün için düşünürsek, ''geçip geldiğimiz tarihin sahip çıkmakta ekik kaldığı, gülüşü işgal edilmiş çocuğun balladı olan bu ırmak'' yurdunu bulabldi mi?
.
-Gülüşü işgal edilmiş çocuğun balladı olan bu ırmak yurdunu sahiplenirken ölmüyor mu?
.
Ne kadar bulgulanabildi ya da ben ne kadarını yazmayı başardım bilemiyorum ama Asmin insana, bugününe, yarınına ve ütopyasına dair satır arası açıklamalarında en çok bunu anlatmayı denedi. İnsan, hiç yere söylemiyor bu şarkıyı; hayatını kazanmak için. Bunu biliyorum.
.
Ece Algan
VARLIK KİTAP EKİ, SAYI 1
|
|
ÖYKÜ Konuşmaları-2 / Mehmet Çetin |
|

.
Sorunlar:
1-Diğer anlatı sanatlarından ayrı olarak düşünüldüğünde öykü sanatının özellikle tekniğine ilişkin özgülükleri üzerine neler söyleyebilirsiniz?
2-Sizce günümüz öyküsü toplumsal veya insani işlevini ne oranda gerçekleştiriyor?
3-Bugün ''genç öykücülerimiz'' gibi bir olgudan söz etmek olası mı? Sizce öne çıkan isimler var mı?
4-Öykücülüğümüzde ''çocuk öyküsü'' konusundaki düşünceleriniz nedir?
.
İÇERDEKİ ÖYKÜCÜLER POTANSİYELİNİN NASIL BİR ETKİ YARATABİLECEĞİNİ ZAMANLA GÖZLEMYECEĞİZ ARTIK. BEN UMUTLUYUM
.
Mehmet Çetin
.
1-Öyküyü, öncelikle yaslandığı hayatın her cephesinde, yoğunlaşma/yoğunlaştırmanın etkin ifadelenişi olarak ele aldığımızda, diğer anlatı sanatlarından, teknik kuruluşuna ilişkin olarak da, kimi ayrılık noktalarını yakalayabiliyoruz sanırım. Kuşkusuz ki yoğunlaşmayı bir hacim sorunu olarak değil, daha çok, eylem/karakter/ilişki ve çatışmaları yoğun bir anlatımla ele alış, ifadelendiriş, teknik kuruluş, özgünlüğünde de başat rolü bilinçle teslim ediş olarak anlamak gerekmektedir. Yine, eylem/karakter/çatışma boyutlarında detaylamanın, savunulduğu üzre, karekterlerin çelişkin gösterimlerinin pek mümkün olmaması bana ikna edici gelmiyor. En ücra hücreye dek varamamyı öykünün yapısı gereği az çok anlarım, ancak çatışmanın gösterilememesini değil, içerik kuruluşundaki bu belirlenim, teknik kuruluş ve ifadeleniş olanaklarını da zenginleştirir diye düşünüyorum. Hayatın, nesnel olanın çelişkin birliğini, sanatsal düzlemde yeniden üretip, yoğunlaştırılmış bir anlatımla veren öykü; ruhsallaştırmayı, çeşitli karekter biçimlenişlerini ve bireysel kesitte yoğunlaşmaları, yine tikel olandan genel olana, yerelden evrensele gidişi, tipik olanı, çatışmaları vb., verirken kuruluşunu hayatın ve eylemliliğinin içinde aramalıdır. Zaman sorununda (ve uzamda da) statik durum gösterimlerini öyküde gereklilik olarak görmediğim gibi, tercihte etmiyorum. Teknik kuruluşa ilişkin özgülükte bu bağlantı unsurlarını bilinçle seçmek gerek diye düşünüyorum. Son olarak; öykü, kendi eylemliliğinde, ilk konuluş, dönüm noktası, içerik dalgalanışı ve yükselmesinin, teknik kuruluş bağlamında da doruk ve son savilişkisinin etkin verilebilmesinin, bu etkinin, bütün bir içerik düzenlemeye yayılmasına karşın, vuruculuğun yoğunlaştırılması, üstelik bunun son noktayı koyma gereği duyulmadan yapılabilmesi, böylece de okurun imgelem/bilincinde yeniden üretim sürecine daha hızlı girebilmesi önemsenmelidir diyorum. Ve yetkin bir dil, kurgulama, ifadelenişin vb. olayın temel unsurlarından olduğu da..
.
Herhalde ilk elden bunlar söylenebilir. Sözü uzun mu tuttuk ne?..
.
2-Günümüz öyküsünün toplumsal veya insani işlevini ne ölçüde yerine getirdiği sorusunu, bu işlevi yazın-sanatımızın ne ölçüde yerine getirdiği ile birlikte düşünmek gerekiyor. Ki günümüz öyküsü kendini özellikle yalıtacak ya da kendine hayli özgü bir yerde değil. Olaya bir ölçüde, şiir dışında pek coşkulu baktığımı söyleyemem. Eylülist dalaga öyküde de belirli bir tahribat yapabildi. Yine de, olumsuz etmenlere karşın, belirli bir direnme hattına yakın duran çabalar gözlemlenmedi değil. Ancak dahası gerek: Yani partizan bir konumlanış... artı, 'menzil'de daha geniş bir perspektif ve tavır da gerekli. Bugüne, özellikle yakın geleceğe daha iyimser bakabiliyorum. Nedenleri pek çok... Ve özelliklede 'yaşıyanlar'ın öyküde de başlarını kaldıracaklarını şiddetle umuyor, bekliyorum. Bu bağlamda, uzak olmayan bir zaman periyodunda daha somut şeyler söyleyebileceğimizi düşünüyorum. Şimdilik durum bu.
.
3-Bugün ''genç öykücülerimiz'' gibi bir ''olgu'dan, daraltılmış bu boyutlarda özellikle söz etmek istemiyorum. Az önce belirttiklerimin de açıklayacağı gibi, bunda bir bakış açısı/darlığı gözlemliyorum. Kuşkusuz ki, özellikle emek dergiciliğinde çalışmalarını deltalandıran kimi genç öykücü arkadaşlar ve bular arasında (ilgiye değer çalışmalarıyla) öne çıkanlar var. Ancak 'genç öykücülerimiz' gibi bir 'olgu' henüz içeriğini bulamadı sanıyorum. Öykü; direnen döğüşen genç öykü, kıyılarda dolaşmaktan vazgeçmek, hayatın sarsan gerçekliğine yaslanıp sesini yükseltmek, kendisini yoksayanlara yaratımındaki yetkinlik, sağlıklı ideolojik içerik artı sonuçtaki estetik denge ile ve yantutar tavrı ile kendini ortaya koymak durumundadır. Bu öykü, benmerkezci -bireyin bunalım satıcılığını, yerleşik burjuva-feodal normların saltanatını sarsmak, yıkmak durumundadır. Bu yönde kimi sevindirici çabalar var. Ancak, yaşanan altüst oluşların gerisinde kaldıkça, hayatın gerçekliğine denk düşen eylemliliği kendi kuruluşunda içermedikçe, söz konusu olgu'dan pek sözedilemeyeceği kanısındayım.
''İçerdeki'' öykücüler potansiyelinin nasıl bir etki yaratabileceğini ise zamanla gözlemliyeceğiz atık. Ben umutluyum.
.
4-Hayır; 'Çocuk Öyküsü' konusunda hiçbir şey söyleyemeyeceğim. Bilinenleri yinelemenin yararı yok. Öyküyle ilgili biri olarak öncelikle birşeyler yapamamışsan bu alanda, tesbitlerle aldanmak istemiyorsun kendine. Ancak şu kadarını belirtmeliyim ki, bir yaradan söz edilecekse, 'çocuk öyküsü' olayı, kanayışın anadamarı olur. Daha özelde, toplumsal altüst oluşta, acıların şahı çocukların payına düştü diye düşünüyorum. Babalarını, annelerini, en yakınlarını yitiren ya da çocukluklarını zindan kapılarında yaşayan (!) çocukların sarsıcılıkları, bu dehşet, daha bir anlamlılık! Ve birileri bu çocuklara yaptığının hesabını nasıl vereceğini düşünürken, öykücülerimiz de bir şeyler düşünmek durumundadırlar. Şimdilik bu kadarını diyeyim... Ve bu soruşturmayla buluştuğum şu gün yeni bir açlık grevi içinde olduğumdan (üstelik nispeten uzunca bir açlıktan yeni çıkmışken) doğrusu sözü pek disipline edemedim. Dostlukla...Eylül, 1987
.
YABA-ÖYKÜ/Ocak-Şubat 1988
|
|
Mehmet Çetin'le söyleşi / Vecdi Erbay

'Dünyada en çok konuşulan dilin kekemece olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar dillerine, düşlerine, gelecek imgelerine yabancılaştırıldılar. Böylesi bir yıkıcılık var. Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemelik.'
Mehmet Çetin'i ve şiir pratiğini KekoMeçe adlı şiir, özetler nitelikte. Çetin'in şiirini izleyenler bilirler; kitaplarında yer alan şiirler birbirini bütünler, tamamlar niteliktedir. Çetin'in yeni kitabı 'Kekemece' adıyla geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitabın son şiiri Ahmet Telli'ye ait. Yazdığı gibi iyi konuşmasını da beceren ender şairlerden biri olan Mehmet Çetin'le 'Kekemece'yi konuşurken önceki kitaplarına da döndük.
-'Rüzgar ve Gül İklimi'nden 'Kekemece'ye, dışarıdan bir gözle, Mehmet Çetin'in şiir serüvenini değerlendirebilir misiniz? --Şiirin kendisini yazdırdığı çok kişisel tarihsel, toplumsal, duygusal uğraklar vardır. Rüzgar ve Gül İklimi, 1971'lerden başlayan bir sürecin ürünüdür de denilebilir. İlk kitap bu anlamda içinden geçip geldiğimiz ölüm kalım günlerinin vicdani ve estetik tanıklığıdır bir yanıyla. Diğer yanıyla da toplumsal bir kaygıya tabi kılınmış dilin ve söylemin farklılaşma, özgürleşme ve daha kişisel olma pratiğidir. Çok içtenlikli bulduğum, bütün gençliğe ve acemiliğe karşın, dil ve söylem arayışları açısından bir tavrı olduğunu düşündüğüm bir kitaptır. 'Birağızdan' ise sözün ve dilin kelimesini şiirin olanaklarıyla kendini daha iyi örgütlediği, ama şiirin kendini çok gözettiği bir kitap olarak geldi. 'Hatıradır, Yak Bu Fotoğrafı' epey sonra yayımlandı. Kitap, sanat hareketi sürecindeki geri çekilme, öğrenme, birikme ve yeni bir uğrağa evrilme sürecinin ürünüdür.
-Hatıradır Yak Bu Fotoğrafı, ilk iki kitaptan farklı bir söyleyişin de habercisi... --İlk iki kitap birbirine daha yakın. Özellikle toplumsal, tarihsel, duygusal ve politik koşulları itibariyle daha dışa dönük, içinde olunan koşulları yarma, firar etme isteğine dönük izleklerde yoğunlaşırken, üçüncü kitap bir iç yolculuğun şiiridir. Gecikmiş, ertelenmiş, ama ah etmeyen; yaşadığı önceki hayatı üstlenen ve ordan izlekler de taşıyan, ama dil ve söyleme biçimi olarak yeni bir uğrağı işaret eden bir kitaptır. 'Aşkkıran' daha global bir kuşatmayı politik süreçlerden, duygusal ve tarihsel süreçlere kadar, hayatımızı teslim almak isteyen sistemin ideolojisiyle sert bir tartışmadır. Bu haliyle agresif ve küfür gibi durduğu da olmuştur. Bir bıçak gibi kendine sapladığı da olmuştur ordaki şiiri şairin...
-“Kekemece'ye geldik. Şiirlerinin-kitaplarının birbirini tamamladığı gözönüne alındığında, Kekemece'yi hangi izleğin tamamlayıcısı olarak düşünebiliriz? --Şiiriyle hakikaten içten ilişki kuran insanın, yazdığı şiirin tek şiir olduğu kanaatindeyim. Ancak içinde bulunduğu özgül ve evrensel süreçler, hayata ait tutum alışının farklı kadrajlarını, hissiyatlarını, derinliklerini, nüanslarını ortaya çıkarır. Fotoğrafın parçasını görme, anlama, anlamlandırma çabasıdır her şiir, her kitap. Kitaplar arasındaki bağ, izlek ve iç sesler anlamında, özlediğim, gözettiğim birşey.
Kekemece'nin diğer kitaplardan farkı, üstten bakmayı ve sadece verili olanı, ideolojik hegemonyayı görmekle kalmayıp aynı zamanda bunun besleyenleriyle de, örneğin zaman izleğiyle, zamanın kavrayışıyla, tarih anlayışıyla, bütüncül kurtuluş projeleriyle, bu tür insanı insandan alan, insanı düşüne, aşkına yabancılaştıran her türlü egemenlikçi yaşama biçimiyle de tartışmaya girmek istedi. Bu bir iç yolculuk gibi görülebilir. Ama iç yolculuk bu kez hayatına çağırdığı imgeyle belki bir çocukluğa geri dönüş, göçün başlatıldığı yerde hayatımızı realize etmiş sistemlerin teslim alışlarını deşifre etmeye, kendi içinde yeniden anlama ve anlamlandırmaya bir yolculuk olarak gündeme geldi.
-Her şairin sözcükleri olduğuna inanırım. Sizin de var ve üstelik bunlar kitap adları olarak da çıkıyor karşımıza: Aşk, hatıra, gül ve kekeme gibi... --Her şiir yazanın sırrının saklı olduğu sözcükler, izlekler vardır. Galiba şiir de daha çok orda kendini ele verir. Benim de büyüsünden kurtulamadığım, satır aralarında da olsa kendimi daha iyi ifade etmeye çalıştığım izlekler, sözcükler, söyleme biçimleri kuşkusuz var. Kekemece, Aşkkıran'daki 'şeyleşme' izleğinin bir başka okunma biçimidir. Kırmançça dışında hiçbir dili duymadığınız, gazetenin, radyonun ve diğer dillerin girmediği bir coğrafyada, orman içinde uzak bir mezrada yaşıyorsunuz ve sonra hayat sizi yollara düşürüyor; bilmediğiniz kentlerden, dillerden geçiyorsunuz, kendinizi farklı dillerin kuşatmasında buluyorsunuz. 'Bilmediğim dillerden tırnaklarımı yiyiyorum' dizesinin bir başka biçimi oldu bu kitap. Özellikle küreselleşme sürecinde daha açığa çıkan, baskınlaşan bir durum var: İnsanlık gerçekten kekemeleşti. Dünyada en çok konuşulan dilin kekemece olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar dillerine, düşlerine, gelecek imgelerine yabancılaştırıldılar. Böylesi bir yıkıcılık var. Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemelik.
-Kekeme 'Kekemece'ye dönüşünce bir karşı duruş da kendini sezdiriyor. --Kuşkusuz. İki açıdan anlamaya çalışayım. Birincisi, dilsizleştirilmemiz karşısında bir durum tespiti yapmak, açığa çıkarmak olup biteni. Ve çok konuşmanın kekemelik durumunu ortadan kaldırmadığını söylemeye çalışmak. İkincisi, kuşkusuz en kişisel olandan en toplumsal olana kadar kendimize, tek çocuğumuz olan kalbimize, mecramızda ve maceramızda akmaya ait bir karşı durma çabası. Dilimizi yitirdiğimiz andan itibaren aşklarımızın, düşlerimizin, arayışlarımızın, yolculuklarımızın düşeceği durum kekemelik olacaktır. Böyle bir tavrı da içkinleştirmek ister kitap. Ve şiir özelinde verili estetik beğeniyi, tüketim ideolojisinin mevcut söyleme biçimlerinin eleştirisidir bir anlamda. Kekemeleşmenin kırılacağı yerlerden biri de unutturulmuş nüansı ortaya çıkarmaktır. Bu nüansı yüklenmek, kendimizi, kendi dilimizi yaşatmaya çalışmaktır.
-Kekemece'nin ilk şiirlerde, halk şiirinin, giderek dinsel metinlerin söyleyişine bir yakınlık var. Bu devam edebilir mi? --Arkaik söylemden yararlanmak istedi tabii Kekemece. Yani az önce sözünü ettiğim nüansa indirgenmiş ve mutlaka açığa çıkarmayı arzu ettiğim kendimizi ifade etme olanaklarını bulmak, aynı zamanda üstlenmek çabasıdır. Dilin ritüel olanaklarından yararlanma, dilin ve bilgimizin yeni olanaklarıyla buluşturma çabası ve arayışı var. Ancak halk şiiri diye bir kadrajlama yaparsak, umarım izlenimin doğrudur, çok tercihen böyle birşey yaptığımı zanetmiyorum.
-'Ey yarıminsan, tek sesli şarkından artık usan', 'aşk eksik bir şarkıdır', 'düş görmüşüm: doğanın en eksik şarkısıdır insan'. Bu dizeler üç kitabından alındı. Şiir aşkı, insanı tamamlama, tanımlama çabasıdır da denilebilir mi? --Denilebilir, ama tek koşulla. Turgut Uyar'ın dediği gibi, tamamlansa aşk olmazdı. Bu anlamda eksik kalacaktır. Ama eksik kalmak burda farkındalıktır. Bir farkındalık olarak eksik kalmak, aşkımıza, düşümüze, kendimize uluşmaya ait bir olanağı da açığa çıkarmaktır. Felsefi ve politik anlamda söylersek, örneğin ütopya kavrayışı cennet cehennem vaazı üzerinde biçimlenir. Oysa yok böyle bir şey. Cennet ve cehenneme dönüştürülmüş, stabileze edilmiş, dondurulmuş bir gelecek anlayışı yok bir imgedir.
-'Kırk yaşıma yürürken de dünyayı kurtaramıyorum' diyorsun Aşkkıran'da yer alan bir şiirinde. Kekemece'deki şiirlende de yaşına epey gönderme yapıyorsun. Yaşın şiirle ilgisi nedir senin için? --Kitabı yayınlamadan önce şiir yazan, okuyan ayrımı yapmadan otuza yakın arkadaşa okuttum, çabalarını sevgiyle anıyorum. Baskın eğilim, bir yaş paniği yaşadığım yönünde oldu. Şair arkadaşım Binali Duman bu izleği iyi anladı sanıyorum. En azından benim hisetmeme karşılık veren bir anlamaydı. Verdiğin dize iyi örnektir. Dünyayı kurtaramıyorum, burda bir ironi var ama, Binali'nin yorumuyla da bir düş yolculuğudur. Bir tür Mohaç Meydan Muharebesi'dir. Zamanla, zamanı bir ağu olarak hayatımıza sızdıran sistemle, egemenlikçi her türden ideoloji ve yaşama biçimiyle sürdürülmek istenen bir savaş. Dolayısıyla burda gözetilen fizik bir yaş değil.
-Kekemece'de şiirinin dil yumuşamış gibi... --Dilde yumuşama mı demek gerekir bilmiyorum, ama söyleme biçiminde bir sakinlik var. Kimi arkadaşların değimiyle 'dervişan', yani canı yansa da ah etmeden söylemeye çalışan yanı itibariyle bir yumuşamadan söz edilebilir belki. Ama eleştiri kadrajının daha genişlediğini ve daha sert eleştiriler yaptığını düşünüyorum. Bir başka boyuttan söz etmek istiyorum. Basitlik ile yalınlık arasındaki uçurumun, yeryüzündeki muhtemel en büyük uçurum olduğunu söylemiştim 14-15 yıl önce benimle yapılan söyleşilerde. Basit bir şiir düşünmediğimi, ömrüm yeterse yalın bir şiire ulaşmak istediğimi söyleyegeldim. Kekemece, önceki şiirlerden beslenerek daha olgun, yalınlığa biraz daha yaklaşma olarak görülebilirse, yumuşama da ordan okunabilir diye düşünüyorum.
-Kırmançça yazdığın şiirler olduğunu biliyoruz. Yakında bir kitap var mı? --1985'ten bu yana iki dilde düşünen ve yazan bir pratiğim var. Türkçe beni entelektüel dilim, Kırmançça ise gerçekten duygusal dilim. Kırmança ilk dizelerimi Metris'te atıldığım hücre duvarına yazdım. O günden sonra da bu dilin üstünde düşündüm. Bildiğim kadarıyla Türkiye'de yayımlanmış hiçbir yazılı metin yoktu o dönem. Asmin'deki öykülerde bazı Kırmançça metinlere yer verdim. Bu metinler için aylarca çalışmak zorunda kaldım. Çünkü bu dilin gramerini, fonetiğini, yazım kurallarını bilmiyordum. Çocukluğumda doğanın, annemin, babamın ve arkadaşlarımın kulağıma üflediklerinden yararlandım. Bu dilde yazdığım şiirler artık kitap olma noktasında. Önümüzdeki dönem Kınmançça bir CD'yle birlikte yayımlamak istiyorum. Yazılı bir dil geleneği, okuma alışkanlığı olmadığı için, dize bilimi, estetik beğeni ve birikimin ürünü birşey yazmak istiyorsanız okunması çok zor. Belki okuma alışkanlığı kazandırmak için sesli okumayla birlikte kitabı hazırlamayı düşünüyorum. Özellikle Avrupa'da bu dille ilgili yoğun çalışmaların yapılmasını ise sevinerek izliyorum.
-Bir ayağın Avrupa'da. Şiirin, şairin ordaki durumu nedir? --Cezaevindeyken yazıştığım İngiliz şair Judith Kozantzis, sanatın ve şiirin Avrupa'da düşük yaptığını yazmıştı bana. Ama son 7-8 yılda tanık olduklarımın gösterdiği tam tersi oldu. Değişik vesilelerle, hem çağrıldığım etkinlikler, paneller hem de okumalardan biriktirdiğim şu ki, şiir sanki insanların hayatında daha içkinleşmeye başlamış. Batı'da çok yoğun bir şiir yazıldığını düşünüyorum. Şairlik kutsanmış bir yerde değil, şiirden beslenen de yok, ama zaten Batı yaşama standartlarını belli bir yere getirmiş. Daha bir sakin durum var gibi. Geçen yıl Rotterdam'da gerçekleşen ve Türkiye'den Orhan Koçak'la katıldığımız Poertsy İnternational etkinliğinde yaklaşık kırk ülkeden şair ve editör vardı. Orda tanık olduğum, Avrupa'da yazılan şiirin sıkılığı ve bunun insanların hayatındaki karşılığıydı ve bu bana çok özel geldi.
-Bir de Türkiye şiirinin son yıllarını sormak istiyorum... --Kişisel kanaatim, '90'lı yıllarda Türkiye şiiri çok önemli bir olanağını ve enerjisini incitti. Sistemin ideolojisine çok fazla tav oldu. Eleştiri olanağını, eleştiriden beslenme olanağını zayıflattı. Baskın eğilimlerden söz ediyorum tabii, içinde durduğu dünyanın eleştirisini yapmakta, muhatabı olduğu okurun estetik beğenisiyle, egemen estetikle hesaplaşmakta, ciddi bir kan kaybı var. Baskın eğilimse zaten egemen formlarla, medyatik sunumlarla, verili okurun hissiyatını satın almayla örülen bir şiir oldu. Politik olarak iktidara karşı ve bu anlamda sol olduğunu söyleyen pekçok insan dile ve şiire geldiğinde tuhaf bir Türkleşme sürecine evrildi. Bir dil için birileri ölüyorsa, zindana düşüyorsa, şiirin kendine has olanaklarından üreyen bir sözünün olması gerekti. Bunu fısıldamaya çalışanları mahkemeler susturmak istedi. Bu anlaşılır, ama bu susturma korosuna iktidara muhalif olduğunu söyleyen pek çok şair, eleştirmen, yayıncı da katıldı. Şiir coğrafyaları, yıllıkları, dergileriyle; şiirin Türkü, Kürdü, Çerkezi olmaz cümleleriyle... '90'lı yılların ikinci yarısında şiirin kötürümleşmesinin ana nedenlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum...
|
|
Ütopiya'yı anlatır mısınız |
|
- Ütopiya'yı anlatır mısınız? --Ütopiya, çıkışta kendisini 'Mevsimlik Hayatbilgisi Kitabı' olarak tanımlamıştı. Bununla, verili, öğretilmiş ve hatta dayatılmış mevcut haylat bilgisine karşı bir yerde; onun sistem olarak örgütlenişine, ideolojik hegemonyasına, ritüellerine, sembollerine, estetiğine, politikasına ve politika yapma biçimine, yeryüzünü teslim aldığı tüketim ideolojisine, vicdan satınalan ve ölümü alkışlatan ya da sayfalarına aldıklarını maymunlaştıran medyasına ve onun terörüne, sistemiçi kıldığı muhalifleri üzerinden kendisini yeniden üretmesine, yaşamın devrimcileştirilmesinin önündeki anlayışlara, insanın 'hayır' deme hakkını kullanmasını unutturmaya karşı, bir örgüte değil değil ama sisteme karşı örgütlenme fikrine işaret emek ve kendisini de böyle bir yerde örgütleyerek, yeni bir hayatbilgisi, yeni bir mevsim istediğini söylemek, bunu denerken benzerleriyle buluşmak istediğini söylemeye çalıştı, ve bunu söylemeye devam ediyor. Kolektif bir yayım pratiği olarak ütopiya şu ana kadar 'kolektif birey, kolektifler ve ütopya' konu ağırlıklı üç kitap halinde yayımlandı. Kış'98 kitabının dosya konusu ise 'Yabancılaşma'. Edindiği eleştirel bilgiyi ilgi duyacak olanların eleştirisine sunarak paylaşmak isteyen ütopiya birlikte bir karşısaldırının olanaklarını tartışmak istiyor, vb. -Ütopiya, Tükçe dışındaki şiirlere de yer veriyor. Bunun nedenini açıklar mısınız? --Muhalif bir hayatbilgisi kitabı olmayı deneyen Ütopiya kuşkusuz ki böyle bir bağlama yerleşen yazınsal pratiklere ve bu anlamda şiire de sayfalarını açıyor. Bunu yaparken yaşadığı coğrafyadaki diller şenliğini sayfalarına taşıyabilmek Ütopiya için bir kazanım. Bu anlamda Türkçe dışında Kürtçe, Lazca, Çerkezce, Kırmançca vb. pek çok dilden ürünü yayımlamak isteğinde. Bunu şimdiye kadar özlediğince gerçekleştirememesinin ana nedeni azınlık dillerden ürünün kısıtlı oluşudur. Ama bunu da kışkırtmak istiyor. ‹çine doğduğu coğrafyanın gerçeğince Ütopiya bir ulusal kimliğe değil halklar, diller ve kültürler şenliğine ifade aracı olabilmeyi özlüyor. Bunu da çeşit olsun, zenginlik olsun diye, ideolojik/etik ve estetik bir tavır alış bağlamında düşünüyor. Yasaklanmaya, yok edilmeye karaşı böyöle bir tutum son derece ideolojiktir ve boyun borcudur.. -İzleyebildiğiniz kadarıyla Kürt yazarların ürünlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? --İzlemeye çalışıyorum. Ancak benim sadece Kırmancki bildiğim dikkate alınırsa, yorumum da bununla sınırlı olacaktır. Ama bir genelleme yapılabilirse, ürünlerin estetik kuruluşunun henüz sorunlu olduğu kabuledilebilir, sanıyorum. Ne ki, estetik kaygıyı da gözardı etmeden bu coğrafyada yasaklanmış dillerle yazmak öncelikle etik/ideolojik bir tavır alıştır ki, bunu çok önemsiyorum. Bu dilerin içine doğan insanlar bu dillerle aşklarını, dostluklarını, kavgalarını, düş ve coşkularını yaşayıp yine bu dillerin içine ölebiliyorlarsa, bu dillerle yapılamayacak hiçbir şey yok demektir. Böyle bir ideolojik/etik tavır alışla buluşan estetik kaygı böyle bir ısrar sonucu kuşkusuz ki kendisini amacına taşıyabilir, güçlü estetik yaratımlara ulaşabilir. Buna inanıyorum. -Dilin ideolojik olduğundan yola çıkarak, bu çalışmaların bir de ideolojik misyonundan söz edebiliriz, öyle mi? --Kesinlikle öyle. Böylesi çalışmaların günümüzdeki öncelikli vurgusu ideolojik/etik tutum alıştır bana göre. Zaten biraz da bu nedenle estetik bir tartışmaya girmiyorum, şimdilik. Bunu önemsemediğimden değil ama fiili ulusal/toplumsal muhalefetin kendisini estetik bir direniş olarak da örgütleyebilmesinin gerekli koşulu sözkonusu ideolojik/etik tavır alıştan geçmektedir. Yeterli koşulu ise mümkün olduğunca estetik yaratımın ve dilin olanaklarını zorlayarak daha güçlü ürünlere ulaşmaktır. Muhalif bir ulusal/toplumsal direnişin kalıcı kazanımlara ulaşmasının ana kanallarından biri de estetik alandır. Bunu önemsemek gerekiyor.. -Türkiye'deki toplumsal olayların çarpıcı bir şekilde roman ve öyküye yansımadığı gözlemleniyor. --Olabilir. Öncelikle böyle bir beklentinin ne kadar doğru olup olmadığı düşünülmelidir. Toplumsal hayattaki herhangi bir sarsıntının anında edebiyata/sanata yansımasını istemek eski bir alışkanlığımız. Buna çok katılmadığımı söylemeliyim. Politikanın böyle bir isteri olabilir, hakkıdır bu, ve haklıdır. Ancak, sanatsal pratiğin politik sonuçlar üretmesiyle, edebiyat/sanat pratiğinin politikanın ve politik isterlerin doğrudan aracı kılınması hep karıştırıldı. Öncelikle bunları ayrıştırmak gerekiyor. Politikanın güncel gereksinmelerini karşılayacak bir edebiyat/sanat pratiğinin olması son derece anlaşılır bir şeydir ve bu propaganda sanatıdır. Ancak, genel olarak muhalif sanat ve edebiyat pratiğinin propaganda sanatına şıkıştırılması, politik isterlere göre tarif edilmesi, ve bu anlamda da güncel ihtiyaçları karşılayan bir pratik olmasının istenmesi bana doğru gelmiyor. Bunu belirttikten sonra; toplumsal altüst oluşların, büyük sarsıntıların mevcut edebiyat/sanat pratiğimizde etkili bir estetik yeniden üretime dönüşmeyişinin özgül nedenin de ‹ngiliz tipi solculuk olduğunu söylemeliyim. ½unu kastediyorum; politikanın propagandif ihtiyaçlar manzumesini karşılamak için sanat yapmıyor olmak anlaşılır bir durum ama kalbimize kadar ulaşmış yangını ısrarla görmüyor olmak da ancak ‹ngiliz tipi bir muhaliflikle açıklanabilir, sanıyorum. Ben de dahil olmak üzere çoğumuzun bu noktada kekeme olduğunu düşünüyorum. Bunun aşılması gerekiyor. Toplumsal özgürleşme pratiklerinin edebiyat/sanat da özgürleştirici bir etkisinin olması gerekiyor. Ki, propagandif sanatla aramıza eleştirel bir mesafe koyma hakkından söz edebiliyorsak, muhalif bir edebiyat/sanat pratiğinde de ‹ngiliz tipi solculuktan özgürleşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sözettiğince bir estetik karşılığın oluşmamasında böyle bir özgürleşmenin yeterince yaşanmamasının etkisinin büyük olduğunu sanıyorum. -İki dilde yazıyorsunuz. Bu bir parçalanmaya neden oluyor mu? --İki dilde yazıyor olmamın yıkıcı ve parçalayıcı bir etkisi varsa da sanırım ben henüz farkında değilim ya da vehamet başka bir yerde. Bakın, Türkçe yazdıklarımı insanlarla paylaşırken mutlaka ki bundan bir sevinç duyuyorum ama Kırmancki yazdıklarımı paylaşma atmosferi çok özel bir durum. Bunun büyüsü nü ve heyacanını açıklayabilmem pek mümkün değil. Bir tür yeniden varoluş, yasadışı bir faaliyet, farklı bir karşı saldırı, sanki.. diyelim ki bir etkinlikte Kırmancki şiirler okuyorsunuz; evet, bu dili bilmeyenler de bu büyüden etkilenebiliyor, bunu hissediyorsunuz ama bu dili bilenlerin gözlerini görmek gerekiyor. Tuhaf bir enerji alışverişi, inanılmaz bir büyü.. bunu çok önemsiyorum. Türkçe yazdıklarımın coğrafyası içine doğduğum dilin coğrafyasını içermekle birlikte, bendeki iki dilin çoğu zaman farklı iki coğrafyası var. Dillerin kendilerine özel bu dünyalarını seviyorum. Örneğin Kırmancki yazdığım şiirin Türkçesi yoktur bende, ve Türkçe yazdığımın da Kırmançcası.. bu, henüz açıklayamadığım bir tuhaflıkta böyle.. ve eğer kastettiğin böyle bir parçalanmaysa, evet, bu kuşkusuz ki var ve bundan şimdilik çok rahatsız değilim. Dahası, bedeli ağır da olsa artık bunu bir kazanım olarak yaşadığım da oluyor. -Sadece şiir kitapları yayımlayan bir yayınevi olarak adını duyuran ve yayıncılıkta özel bir yer edinen Piya yakın dönemde Vefa Dizisi'ni başlattı. Biraz da bu diziden söze edebilir misiniz? --Piya, bir yayınevi olarak kuruldu ancak zamanla kültürevine dönüştü. Şimdilerde yayın, müzik, fotoğraf ve tiyatro atölyelerinden oluşan bir kültürevi olarak faaliyetini sürdürüyor. Muhalif bir kültürel pratik olmayı anladığınca anlamlandırmaya çalışıyor. Piya Kitaplığı'nın başlattığı Vefa Dizisi de böyle bir yerden açıklanabilir sanıyorum. Piya yayınevi olarak kurulurken de ana kaygısı genel olarak yayıncılık değil, alana ideolojik/etik/estetik bir müdahale denemesi olmaktı. Bunu düşlediğince gerçekleştirmeye çalışıyor. Gelinen noktada bu faaaliyetini olgunlaştırmak isteyen Piya, iki yeni dizi daha başlattı. Bunlardan biri 'Yeryüzü Şiir i Dizisi' ve diğeri de 'Vefa Dizisi'. Bu dizide etik ve ideolojik tercih belirleyici urumda. Kısacası, sistemin unutturmak istediği ve kısmen de unutturduğu şiiri, özgül uğraklarından birer armağan kitap olarak bugüne taşımak istiyoruz. Elli kitaptan oluşmasını tasarladığımız Vefa Dizisi kitaplığı projesi borçlu olduğumuz, bugün yazdığımız şiirin besleyeni olarak gördüğümüz bir şiir toplamına işaret emektedir. Ahmet Telli'nin şimdilerde üçüncü baskısını yayına hazırladığımız ve seçilmiş şiirlerinden oluşan 'Kalbim Unut Bu Şiiri' kitabını bu dizinin ilk kitabı olarak görüyoruz. Daha sonra ‹lhami Bekir Tez, Ahmet Arif, Nazım Hikmet ve Ece Ayhan'ı Refik Durbaş'ın da katkılarıyla yayına hazırlayabildik. Piya bu diziyi çok önemsiyoruz ve hazırlıklar da sürüyor. Kürtçe Şiir Antolojisi de bu kapsamda daha özel bir proje olarak önümüzde duruyor.
...... / Mehmet ÇETİN
|
|
|