|
Vecdi Erbay / Mehmet Çetin 
“Asmin”, şair Mehmet Çetin’in en ünlü, ama en çok ihmal edilmiş kitabıdır diye düşünüyorum. Uzun aralıklarla iki baskı yapan kitap, okurdan hak ettiği ilgiyi de görmüştü oysa. Asmin’i, aldığı ödülü ve diğer kitaplar arasındaki yerini anlatır mısınız? -Asmin, ve ihmal! Evet, birbirlerine yakıştılar sanki. Okur hakkını vermişti oysa. Eleştirmenler ve antolojistleri bir kalem geçersek, bu ihmalin tek muhatabı benim. Doğrudur da. Bunu niye yaptığımı çok iyi açıklayabileceğimi sanmıyorum ama, yakın dönemde bir söyleşide belirttiğim gibi, ana neden Asmin’in, ses-söylem olanaklarından beslendiği şiirimi geçip gitmiş olmasıydı belki. Nitekim, 91’de yayımlanan ilk baskısı çok kısa sürede tükenmesine karşın, yaklaşık altı yıl yeni baskısını yapmadım. Aynı durum bir bakıma 97’deki ikinci baskı için de geçerli. Yeni baskının kaderi ya da kederi ne olur, henüz bilmiyorum. Ama aldığım ilk haberlere göre, Asmin, yeni kitabımın da önüne geçmiş. Bu da beni sinirlendirmiyor değil! Ödülü alan kitabın kendisi değil; kitaba adını vermesine karşın ilk kez bu baskıya aldığım ‘Asmin’ adlı öyküdür. Bunun da, edebiyat tarihimizde anılmaya değer bir öyküsü var, kanımca. Kısacası; 80’li yıllarda ‘Hapishane Edebiyatı’ kuşatması ve kınaması ve korosuna katılan değerli bir yazarımızın da jürisinde yer aldığı bir öykü yarışmasına, iki öykü ile ben de katılmıştım. E. Ercan ve F. Şüyun’un ön jürisinde olduğu jüride sevgili Onat Kutlar, Cahit Kayra, Adalet Ağaoğlu gibi isimler yer alıyordu. Sonuçta, ‘Asmin’, birincilik ödülüne değer bulunmuştu. Ancak, benim için asıl önemli olan ise; ‘hapistekiler daha çoluk-çocuk, onlar edebiyattan ne anlar’ mealinde, içerideki o amansız koşullarda da olsa edebiyat yapmaya çalışanlara karşı cümleler kuran ve yarışma jürisinde yer alan o yazarımızın da Asmin’e ödül vermesiydi. Ama, öyküsüne ödül verdiği kişinin de hapiste olduğunu bilmeden! Bilmiyordu çünkü, yaklaşımını hakkaniyetli bulmadığım o yazarımızın da jürisinde yer aldığı yarışmaya ben hem bir arkadaşımın adıyla ve hem de cezaevinden değil, dışarıdan katılmıştım. Bu da beni hâlâ düşündürmüyor değil! Okur ve edebiyat ortamı değişti ve Asmin, onbeş yıl sonra yeniden gün ışığına çıktı. Edebi niteliğinden değil, içeriğinden yola çıkarak soruyorum, “Asmin”okurdan nasıl bir karşılık bulacak sizce? -Onbeş yıl dediğimize göre, 97’deki ikinci baskısını saymıyoruz Asmin’in, öyle mi? Değil, sanki o kadar da unutturmadı kendisini. Ama okur ve edebiyat ortamının değiştiği, kuşkusuz! Bundan Asmin’in de benim de payıma keder düşer ancak. Okurun beğenisine, entelektüel vicdanına el koyacak kadar onu kuşatan bir yayımcılık anlayışı, sonunda kendi okur profilini de yaratmış oldu. Sermayenin yayımcılık anlayışının merkezinde, temsil ettiği kültürel hegemonyayı kurmak vardı. Yapacağı buydu ve yaptı da zaten. Sürecin daha en başında buna dair eleştirel mesafe çağrısı da, hatırlatıcılığı da yapılmadı değil. Ama vitrin cazibesine kapılan kimi muhaliflerini de kendisine dahil kılan sermaye, sonuçta bugünkü trajik durumu gerçekleştirmiş oldu. Sermayenin, star sistemi üzerinden kurguladığı ve stratejik anlamda tüketim ideolojisinin dahili kıldığı bu edebiyata ben bu aralar ‘strabiyat’ demeyi tercih ediyorum, nedense... Böyle bir ortamda Asmin’in okurda nasıl bir karşılık bulacağına gelince; sanırım, benzeri emeklerin bulduğundan çok da farklı bir karşılık bulmayacaktır. İçerik anlamında da öyle. Bunda özel bir beis yok ama; bir açıkyara gibi yaşayıp geldiğimiz yakıcılık, yoksulluk, işgaller, ölümler, zulümler, dahası bunların zihnimizde ve hatta vicdanlarımızda meşrulaştırılmaya çalışılması, ama bunlarla birlikte daha özgür bir doğa ve toplumsal hayat hasreti, insanlığın kendisini bu hasretlere adayan aşkhalleri de bitmediyse şu kâinatta, böyle bir entelektüel vicdan ile sohbet etmeyi deneyen çalışmaların da kendince bir karşılığı var elbette. Bu anlamda iyimserliği yitirmemek gerek. Ama mevcut duruma dair eleştirel mesafeyi belirginleştirmek de son derece öenmli olsa gerekir. “Atımı Bağladım İğde Dalına”, kimi dergi ve gazetelerde yayımlanmış, ama çoğu ilk kez okur karşısına çıkan yazılarınızı bir araya getiriyor. Dilin şiirselliği ve geçmiş günlere (kentlere, yüzlere, seslere, aşklara, acılara...) ait çağrışımlar, en belirgin özelliği buradaki yazıların. Ben, bu geçmişe ait çağrışımların neden bu kadar yoğun olduğunu sormak istiyorum. Geçmişten kurtulmanın bir yolu mudur bu çağrışımlar, yoksa vefa duygusuyla açıklamak mümkün müdür? -Açıkçası ne geçmişimden ‘kurtulmak’ gibi bir hissiyatım oldu şu ana kadar, ve ne de sadece ‘vefa’ duygusuyla yaptığım bir şey oldu bu. İçinden geçip geldiğim ölüm-kalım günleri de dahil olmak üzere, geçmişim, onurla yaşadığım bir deneyim bilgisi olarak da çok önem arzediyor benim için. Yani bu anlamda geçmiş, kurtulunması gereken şeydir gibi bir yaklaşımım olmadı ömrümce. Vefa, ahde vefa da, kuşkusuz ki önemli değerler benim için. Mesela, kendilerini artık anlatamayacak düş yoldaşlarımın, metinlerimde sohbet ediyor olmaları bir anlamda böyle anlaşılabilir. Ama burada benim için esas olan edebiyat dolayımıyla da ‘geleneği yeniden kurmak’ çabasıdır. Herbiri insanlığın aşkhaline kanıt olarak sunulabilecek bu hayatlardan, yani böyle bir geçmişten süzülen olanaklar, insanlığın ve doğanın özgürleşmesi serüveninde önemli perspektifler sunmaktadırlar, kanımca. En azından bir deneyim bilgisi olarak içinden geçip geldiğimiz geçmiştir, gelecek projeksiyonunu da hazırlayacak olan. Dil-söylemdeki şiirselliğin kitaba teknik bir olanak olarak katılmasını hazırlayan da bu ‘duyma’ hali olabilir, mesela. Nitekim, yirmi yıla yayılan metinlerin bu anlamdaki ortak farkındalığı da, daha çok burada belirginleşiyor. Bunu, kitabın arka kapağında da yer alan küçük bir metin ile dile getirecek olursam: “Yeni bir aşka, diyara ya da yeni bir hayata yolculuk yaptığımızı sanırız çoğu kez: yanılırız ama.. Değildir çünkü: hatırla eğilip önlerinde, geçilmeden o hatıralardan; o kavil: o karar: o ikrar uğraklarından geçilmeden, kişi varamıyor kalbinin kıyısına.. Kalbimizin kıyısındaki iğde dalına bağlamadan o yorgun atları: soluklandırmadan Haziran’da solan bir gülümseme ile: gülümsetmeden o yorgun atları yine Haziran’da yeni bir sevinç ile.. Geçer gibi gölgesi ipekten anıların yolları ile, vardığı yerde ancak: İnsan, ancak orada..” “Atımı Bağladım İğde Dalına” başlıklı bir yazı yok kitapta. Kitap, hapislerden, tanıklıklardan, acılardan, aşklardan ve daha nice uğraklardan sonra, adıyla Mehmet Çetin’in durduğu, mola verdiği yeri mi işaret ediyor? -Evet, kitaba adını veren bir metin yok. Zaten asıl kaygı da buydu. Yani tek bir metinin değil, bu, bütün metinlerin işaret ettiği bir uğrak olsun istedim. Hem de, adını, ruhsal-kültürel şekillenmemizde yeri olan halk bilgeliklerinden bir türkünün adıyla. Ama evet, bu bir ‘uğrak’ kitabı olarak anlaşılabilir, rahatlıkla. Öznesi olunmaya çalışılan bir hayattan biriktirilenlerle, varılan uğrakta geçmişi de, günü de, geleceği de kendince bir anlamlandırma denemesi olarak görülebilir yani. Bunu da, insanın öncelikle kendi yaşadıklarından öğrenmesi ve muhatabıyla paylaşması olarak anlıyorum. Şu günlerde, Avrupa’nın birkaç ülkesine yayılan sohbetlerde de bunları paylaşmaya çalışıyorum.
21 Aralık’06, Amsterdam
E-Ütopiya: sayı 1 kış kitabı -2007
|