Söyleşilenler
Muzaffer Oruçoğlu ile söyleşi / Mehmet Çetin

''...birlikte yazmaktır en iyisi''

-

-M.Ç: Sayın Oruçoğlu, öncelikle yeni yayımlanan son romanınızı, yani Dersim'i konuşsak.. neden Dersim?

-M.O: Dersim dağlarına hayranım ben. Dersimli ihtiyarlar, 1937-38'i yazmamı istemişlerdi benden. Pek çok belge topladım. Tanıkları dinledim. Dersim bilgeliğini keşfettim. Halk ruhu, dağlı insanın hayal gücü, aşkı, asi mizacı ve tutkusu sarrıp sarmaladı beni. Yazma hırsıyla donandım. İki yılı aşkın bir süre kabuğuma çekilerek yoğunlaştım. Böylece, Dersim çıktı ortaya.

.

-Nasıl tanımlanabilir bu son romanınız, belgesel mi?

-Belgesel. Olaylar ve kahramanlar gerçek. Kahramanların ezici çoğunluğu gerçek adlarıyla yer alıyorlar romanda. İhtiyarların bilgilerine ve belgelere dayanıyorum bunu yaparken. Devletin gizli belgelerinden de önemli ölçüde yararlandım. 38 Harekatına katılan askerlerle konuştum, vb.

.

-Olayların canlı tanığı yaşlıların anlatımarı muhtemel bir abartı vb. nedenlerle sorun yaratmadı mı?

-İhtiyarların anlatımlarında kaliteli-kalitesiz bir yığın palavra var. Her ihtiar kendi aşiretini övüyor. Kulağıma ve sabrıma zulmedenlerin sayısı da az değidi. Gerçekler bir ihtiyarın değil, birden çok ihtiyarın konuşması sonucu ortaya çıkıyor. Efsanelerin, kılamların, dağların, Munzur'un ve Dersim yaşam tarzının anlattıkları var bir de. Dersim masalları, efsaneleri, kılamları, aasözleri üzerinde düşündüm uzun uzun. Dahilerle bilgelerin, kahramanlarla ödleklerin aynı tarz ve iklimle gülümsedikleri ama farklı destanlar yarattıkları bi diyardır Dersim. Cinleri boldur.

.

-Dersim'i çok içerden konuşuyorsunuz. Bu romanı yazarken de büyük bir olanak sunmuştur. Bu anlamda, son romanınızı önceki romanlarınızla kıyaslarsanız..

-İyi tanıdığım bir halkı ve bir coğrafyayı anlatırken sanırım daha az zorlanıyor, yalınlığın ve derinliğin birliğini daha kolay gerçekleştiriyorum. Yeryüzünde delileri bol olan, delilerini en çok ti'ye ve ciddiye alan bir memleket Dersim. Delilerini öldükten sonra evliyalaştıran, hatta heykelini diken garip yerleri sever roman. Öncelikle oralaa gider, başarıyı ve ölümsüzlüğü oralarda aramaya çıkar, zevkle.

.

-Estetik tercihiniz olabileceği gibi, politik hayatınızdan taşıdığınız ir tarz da olabilir ama, hemen her çalışmanızda bir 'mesaj' verme kaygısı güdüyorsunuz. Bu anlamda, Dersim romanıyla ne söylemeye çalıştınız?

-Her romanın bir fikri vardır. Buna mesaj diyorum. Fikirsiz roman olamaz. Eşyaların bile bir fikri vardır. Fırat'ın fkriyle Dicle'nin fikri bir ve aynı değildir. Bu ırmakları yakından seyredenkolayca farkına varır bunun. Dersim romanının vermeye çalıştığı mesaj; göğün altında, iyilikleri çoğaltan büyük kargaşalar her zaman olacaktır.

.

-Belki çok özel bir soru olacak ama, mağaralarda geçen aşk sahneleri biraz da sizin yirmibeş yıl önce Dersim mağaralarında düşlediğiniz aşk sahneleri miydi acaba?

-Mağara yaşamı sevişme arzusunu şahlandırır. 1938'de Dersim halkı ormanlara ve mağaralara sığındı. Halk, ekmeksiz yaşayabilir ama sevişmeden yaşayamaz. Bunun içindir ki mağaralarda yeşeren aşkı, Dersim halk yaşamının doğal bir parçası olarak görmeliyiz. Bana gelince, zengin bir aşk yaşamını zaman zaman hayal ettim ama yaşamadım. Mağarada parlayan odun ateşi, yalnızlık ve yağmur sesiyle birleşince, insan kendisini gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallerin beşiğinde bulabiliyor. Firarinin ya da gerillanın sermayesidir hayal..

.

-Anlatımınıza kazandırdığınız yeni kimi öğelere karşın, biçim açısında yeni bir arayış pek yok gibi, ne dersiniz?

-Tarzım klasiktir. Ama ömrüm vefa ederse yeni biçemler deneyeceğim. Bir Avusturalyalı yazar, 'ilginç bir biçim, ilginç bir dil' demişti, Kangurular adlı romanım için. Şaşırmıştım. Zamanın eskitici gücüne uzun süre dayanabilecek zengin bir öz'ü, buna uygun bir biçemle verebilmek çok önemli. Mesele budur zaten. Eski biçemleri, kalıpları, tarzları terketmek gerekiyor..

.

-Evet, yoğun bir emek, duygu ve tarih bilinci fırınından henüz elimize ulaşan bu roman üzerinde sanıyoruz ki epeyce konuşulacaktır. Sorularımızı ve muhtemel kimi yanıtlarımızı o tartışma serüvenine erteleyip, şimdi, sırada ne olduğunu sorsak?

-Askeri bir darbe olmazsa, haziranda Barbara Anna Kistler'i ve arkadaşlarının romanını yazacağım.

.

-Yine Dersim'deyiz..

-Evet, yine Dersim. Kurtulamıyorum. Bu gidişle iyice Zazalaştıracaklar beni.

.

-Sahi, nesiniz ki?

-Kafkas kökenliyim. Terekemeyim. İrani halkların kültürlerinin Terekeme kültürü üzerindeki etkisi çok derindir. Biz Kars'ta Kürtlerle iç içe yaşadı. Çok kültürlü bir kenttir Kars. Bunun yararlarını şidi daha iyi kavrıyorum. Eski Dersim'in ruhsal zenginliği de burdadır; Zazaların, Ermenilerin, kürtlerin ve Türklerin iç içe yaşamış olmaları büyük bir zenginlik aslında.

.

-Evet, çok büyük bir zenginlik, ama siz bu zenginliği bir romanda yeterince verebildiğinizi düşünüyor musunuz, ya da Dersim'in ikinci cildi olacak mı?

-Evet, ancak şu ara değil. Haziran'da yazamaya başlayacağım ve Barbara Anna Kistler ile arkadaşlarının yaşamını konu alacak yeni romanım, aslında Dersim'in üçüncü cildi olacak. İkinci cilt daha sonra. Şimdi Avrupaya gidiyorum. Yazılı ve sözlü belgelerimi çoğaltacağım. Beş ülkede kimi buabilirsem, yakasına yapışacağım. Bundan önceki gidişimde, Dersimli dedelerle ilgili sözlü bilgiler toplamıştım. Unutmadan, Türkiye'deki Dersimliler, bana ulaştırmak üzere size, Ütopiya'nın adresine Dersimle ilgili her türl bilgiyi, hurafeyi, masalı, deyimi, tekerlemeyi, yaşam tarzını, doğasal zenginliği şaşırtıcı olayları, delilikleri-bilgelikleri, fıkraları vs. gönderirlerse çok memnun olurum. Dersim romanlarını, Dersimlilerle birlikte yazmaktır en iyisi. Kıyamet kadar Dersimli var yurtdışında. Bu benim için büyük bir avantaj. Bir ihtiyar, Birinci Dünya Savaşı'nda, Balya Kurşun Madenleri'nde çalışan Dersimlileri yazmamı söyledi bana. Varın sonrasını siz düşünün.

-

Ütopiya

 
Şaban Ol ile söyleşi / Mehmet Çetin

Babamın Gölgesinde

-

-Hollanda'da yaşadığımıza göre yapılan ve yazılan oyunların Hollandaca olması benim için doğal birşey. Sadece son oyunlarımla değil, ben Hollanda'da tiyatro akademisine başladığım andan itibaren bilinçli olarak Hollandacayı seçtim. Aradabir Tükçe oyun da yapıyoruz. Ama bu bir nostalji. Çünkü Türkçe yapılan bir oyunun seyirci olarak karşılığı çok kısıtlı. Belki üç büyük şehirde seyirci olarak karşılığını bulabilir.

-Oyunun yazarı Paul Pourveur benim daha önceden tanıdığım, Hollanda'nın ve Belçika'nın önemli yazarlarından birisi. Tanımadığı bir kültür ve süreç üzerine yazarken (Babamın Glögesinde) oldukça tedirgindi. Öyle olduğu halde yazar olarak eleştirel tavrını hiçbir zaman elden bırakmadı. Türkiyelilerin göç sürecini bence mikro düzeyden makro düzeye çıkardı. Oyunun boyutunu 'Bizans'tan Amsterdam Atatürk Çalışma Kampına' kadar getirdi. Egemen kültürün (kapitalist sistemin) amaçları ve göçmen topluluklarının amaçları arasında bir taraf tutmayarak olayları mümkün olduğu kadar insani boyutuyla ele almaya çalıştı. Bu anlamda da bence hakkaniyeti hiçbir şekilde elden bırakmadı. Karekterlerin içinde bulunduğu durumları göstererek, yargılamayı seyirciye bıraktı.

-Hollanda ve diğer Avrupa devletleri 11 Eylül'den sonra zaten uygulamaya çalıştıkları entegrasyon ve asimilasyon politikalarını iyice sertleştirdiler. Toplumun en alt tabakasında yer alan göçmen toplulukları yeniden bıçak altına yatırıldı. Politikacılar sert bir yabancı politikasının oy getirdiğini görünce ucuz denilebilecek söylemlerle yabancılar (yabancı değil aslında yabancı kökenliler. Nihayetinde bu insanların çoğu Hollandalılaşmış durumda) üzerine yüklenildi. Böyle olduğu halde bir politikacı ya da bir sanatçı vs. çıkıp böyle bir politikanın ucuzluğunu tartışmadı ya da gündeme getirmedi. Biz RAST tiyatrosu olarak elimizi taşın altına sokarak olayların güncel bir durum olmadığını ve 60'lı yıllardan bugüne kadar olan süreci insani boyutuyla göstermeye çalıştık. Bunu yaparken de Hollandalılar kötü (kötü kapitalistler) ve göçmenler mazlum diye bir tutum içine girmedik. Yabancılar ya da göçmenler değil nihayetinde içinde insanların yer aldığı bir hikaye anlatmaya çalıştık.

-Hollandalı ve Türkiyeli seyirci bildiğini zannettiği ve çok güncel olan bir konunun sunuluş tarzını çok beğendi. Oyun şu anda hâlâ tunede olup oynadığı salonlar doluyor. Bu da bizim seçtiğimiz konu ve zamanın doğru olduğunu gösteriyor.

-Çeviri konusuna gelince, benim için bir hobi diyebilirim. Şu anda Metis Boyut yayınlarından çıkan 'Oda ve Adam'Eric De Volder, ve 'Kuzey Işığı' Paul Pourveur'a ait. Hollanda da oturup çalıştığım halde her iki yazar da Belçikalı olup orada yaşamaktadır. Belçikalı tiyatrocu ve yazarlarla olan artistik akrabalığım Hollandalı tiyatroculardan daha kuvvetli. Bu iki oyun da çok değişik yazılmış, benim çok sevdiğim oyunlardır. Ayrıca her iki yazarla da olan kişisel dostluğum bu çevirilere yol açmıştır. Bundan sonra sırada gene aynı yazarların oyunları var.

-'Bamanın Gölgesi'nde' bir üçlemenin göç ve göçmenler konusu olarak sonuncusuydu.

-Sırada şimdi 'Largo Romanamour' ( Gülün Öpüşü ) diye çingene müziğinden esinlenilmiş bir müzikal var. 'Ulises'in Dönüşü' adlı yarım kalmış bir oyun var. Büyük bir ihtimalle 'Largo Romanamour'un provaları Türkiye'de yapılacak ve oyun büyük salonlarda oynanacak. Bu oyun aynı zamanda Rast'ın büyük salonlar için yapılacak ilk oyunu olacak.

-

Avrupa ÜTOPİYA Dergisi


 

 
Bejan Matur'la söyleşi / Mehmet Çetin

‘’Modern hayat şiire hakkını teslim etmiyor’’

Mehmet Çetin: İlk kitabın ''Rüzgar Dolu Konaklar''la ödül aldın, eleştirmenler övgüyle söz etti şiirinden. Medya da gereken ilgiyi gösterdi. İlk kitapla elde ettiğin başarı nasıl etkiledi seni?

Bejan Matur: Yazı yazan kimse sonuçta söyleyecek sözü olan kimsedir. Dünyaya bir ses verir ve o sesin yankısını merak eder. Yalnız olmadığını bilmek istediği içindir bu merak.

Şiirinize duyulan ilgiyi alıp onunla ne yapacağınız da sizin hayat kurgunuz, kişisel tasavvurlarınız ve tenezüllerinizle ilgili. Yazıyla kurduğunuz ilişki kendinizle meseleniz ve varoluş olgusuyla örtüşen bir derinlikten besleniyorsa, okuru zaten başlangıçta hiç hesaba katmıyorsunuz. Yani okurun gölgesi üretim aşamasında, kendi kuyunuzda beklerken ulaşamıyor size. Zaten o gölgenin düştüğü şiirler hemen belli eder kendini.

Fakat, şiirin sunumuna dair bir etkiden söz edebilirim. Özellikle ikinci kitaptan sonraki yoğun ilgi ve haset yazıyla ilişkimi etkilemediyse de basınla ilişkimde bir ürkeklik yarattı. Fakat bunlar geçici bazı zorunluluklar diye düşünülünce şiirle ilişkinizi bozamıyor. Sorun hesaplamadığınız, aslında ihtiyacınız olmayan bir imgenin büyüsüne kapılıp onu gerçek sanıp yanılmakta. Gerçek değil çünkü. Şiirin etkileri şairinden hep fazladır.

-Kürt ve Alevi olman medyayı çok ilgilendirdi. İçine doğduğun coğrafya ve kültür, kimi zaman şiirinin önünde yer aldı bu yüzden. Bu durum nasıl etkiledi şiirini?

--İnsanlar karşılaştıkları bir kişiyi yabancı bulduklarında bir an önce onu tanımlı kodlarla yaftalayıp rahat etmek eğiliminde oluyorlar. Bu bir bakımdan ontolojik güvenlik duygusuyla ilgili olduğundan normal de. Yani şiirin kendisini anlamak daha vakit ve bilgi ve hatta sevgi gerektirdiğinden kimliğinizi kategorize edip işin kolayına kaçıyorlar. Halbuki, Octavio Paz'ın Pessoa için söylediği ''Şairlerin hayat hikâyeleri yoktur, şiiri vardır'' cümlesinden çıkarak yazdığım şiirden o kimliğe gidilseydi bir anlamı olabilirdi bu yaklaşımın. Bu yaklaşım benim şiirimi etkiledi mi, hiç sanmıyorum. Çünkü ben şiirimde ne politik, ne sosyal, ne de doğal hiçbir kategoriyi kullanmıyorum.

-''Onun Çölünde'' ve ''Ayın Büyüttüğü Oğullar'' Bejan Matur şiirinin hangi durağına işaret ediyor?

--İlk iki kitabın verdiği ses daha içe dönüktü. Son iki kitapta ise, dilde bir açılma ve sertleşme gözlemledim. Ayrıca tematik bütünlük açısından daha yoğun şiirlerden oluştu son iki kitap. İlk kitapta uzağında durarak anlatılan acıların içine düşülmüş olmasının yarattığı dil duygusuyla yaratılmış şiirlerden. Bundan sonrasında neyi haber verdiğini bilemem, ama uzun bir şiirden oluşan bir kitap yapmak isterim.

-Türkiye'de hep bir şair enflasyonundan söz edildi. Bu gün de durum değişmiş değil. Ama kimi şairler, pop şarkıcılar kadar tanınıyor nerdeyse. Bu durumu, şiir için iyi midir sence?

--Böyle oluşunun nedeni Türkçe'nin şiirsel söyleyişe yatkın olması. Fakat iyi şiir ahenkli bir söyleyişten ibaret değildir. Şiir bu enflasyona neden oluşturanların bildiğinden daha karmaşık kuralları ve dil yasalarını gerektirir. Ama en başından popiler alanla kaliteli edebiyat alanını ayırırsak bu durumun sonuçlarıyla da ilgilenmek zorunda kalmalıyız. Popiler sanatın farklı mekanizmaları ve işleyişi şiire dahi uzanabiliyor. Bundan iyi edebiyatın etkilenebileceğine inanmıyorum. Etkileniyorsa zaten hiçbir zaman iyi olmamış demektir.

-Dosya konumuzun ''.. seksen, doksan, yüz'' olduğunu öğrenen bir şair arkadaşımız, bu dönem şiirine eleştirisini ''seksen, noksan, yüz'' diyerek dile getirmişti. Zeki Coşkun'da ''travesti şiir'' diye nitelendirdi bu dönem şiirini. Bu dönem şiiriyle ilgili sen neler düşünüyorsun?

--Doksanların sadece Türkiye'de değil tüm dünyada verimsiz geçtiği bilinen bir şey. Hele ki şiir gibi dünyada az okunan ve üretilen bir alanın da bundan etkilenmemesi düşünülemez. Ama bazen şükran duygum bana dünyada bir tek iyi dize dahi yazıldıysa o hayat adına kazanımdır diyor.

-İletişim alanındaki gelişmeler, etnik çatışmalar, globalizm derken yeni bir bin yıla girdik. Yani politik gerilimler ve teknolojik gelişmeler hiç hız kesmedi. Bugün yazılan şiir bu hıza yetişebiliyor mu? Dahası yetişmek gibi bir çaba içinde olmalı mı?

--Sanatın kaynağı doğadır. İnsanın doğaya yabancılaşmasının insan ruhunda yarattığı etkiler tüm sanatlara bir biçimde yansır. Sanatta farklı arayışlar hep oldu ve olacak da. Şiirin geçmişteki yeriyle bugünkü dünyadaki yeri arasında ciddi bir fark var. Çünkü modern hayat şiire hakkını teslim etmiyor. Edemez de. Modernizmin doğası buna uygun değil çünkü.

Şiirin zamanı modern dünyanın bize dayattığı zamanla örtüşmez. Bu nedenle yaşanan anın sonsuzlaştırılması imkanını yaratmak gibi bir etki dışında hiçbir çabaya mahkum olmamalı.

-Bir dönem sanatın/şiirin neredeyse ülkeyi/dünyayı kurtaracağı düşünülüyordu. Bu anlamda militan tutumlarıyla öne çıkan isimler oldu. Şimdi durum değişti sanki. Şairler, ideolojik değil belki ama politik mücadeleden koptu. Bunun nedenleri nedir sence?

--Eskiden hayat da daha politikti. İnsanların ortak ütopyaları vardı. Ve bu ütopyalar adına savaşırken de kullandığı araçlar. Voznesenki'nin yaptığı binlerce dinleyicisi olan şiir toplantıları yok artık. O hayatın ve heyecanın zemini yok artık çünkü.

Diğer yandan her çağda olduğu gibi günümüzde de iki tür yaratıcı var. İlki içe dönük, kendi içinin kalabalığıyla uğraşan ve yazıyla ilişkisini sosyalleştiremeyen türden olan. İkincisi ise, meydanlarda olmaktan, cemiyetlere akıtılmaktan keyif duyan yazıyla ilişkisi daha neşeli kurulmuş olan yaratıcı. Ekim devrimi Rusya'sında dahi o heyecana uyum sağlamayıp köşesinde kalmayı denemişi yahut intihar etmiş pek çok sanatçı var.

Şiirin insan ruhu üzerindeki etkisi bir arınma imkânı sunmasıyla olur. Bu etki dünyayı kurtarır mı bilemem?

-Eleştirmenlerle aran nasıl?

--Şiirimle ilgili pek çok yerde bazı şair ve eleştirmenler (Dağlarca, İlhan Berk, M.H.Doğan, İskender Savaşır, Cevat Çapan...) kısaca değindiler. Daha çok beğeninin ifade edilmesi düzeyindeydi bu yazılar. Fakat kapsamlı bir inceleme olmadı. En son, Feridun Andaç Cumhuriyet'te bir yazı yazdı.

Edebiyata insan ilişkilerinden değil, kitaplar aracılığıyla girmiş biri olarak eleştirmenlerin olumlu yorumları tabi ki beni sevindirir, ama kapsamlı bir inceleme bana da birşey öğrenme imkânı verebilirdi.

-Eleştiri kurumunun Avrupa'dakine benzer bir yapılanmasından, etkisinden söz edilebilir mi?

--Avrupa'yla yazı geleneği açısından epeyce bir fark var aramızda. Dolayısıyla orada kökleri yüzyıllar öncesine dayanan kurumların varlığı bizde yeni. Bunun nedenlerine girmeden diyebilirim ki, Türkiye'de eleştiri kurumunun düzgün işlediği söylenemez. Entelektüel hayatın örgütlenişi diğer alanlar nasılsa (demokrasimiz, şehirleşme anlayışımız vs) öyle. Bir edebiyat ürününü değerlendirip hakkını teslim edebilecek objektif mekanizmalar (eleştiri kurumu, akademik çevre, kütüphaneler) oluşmadığından edebiyat dışı kategorilendirme ve yorumlar öne çıkıyor. Yaptığınız işle değil, görüntünüzle ve o işin dış dünyadaki etkileriyle ilgileniliyor.

-Kürt, ama bilinen nedenlerden dolayı Türkçe yazmak zorunda kalan şairlerin Türkçe şiire ne gibi katkıları oldu? Örneğin, senin şiirin de dahil, Kürtçe şiir mirasının izleri var mı Türkçe şiirde?

--Şiir imgelerden oluşur ve imgelerin kaynağı bilinçaltıdır. Bilinçaltını oluşturan ise çocukluk yaşantıları. Bu anlamda çocuklukta duyduğum seslerin şiirime etkisi tabi ki olmuştur.

Kürtçe yazılı şiir mirasıyla karşılaşma şansım olmadı. Bu anlamda doğrudan yazılı gelenekten doğan bir etkiden söz edemem. Fakat Türkçe şiire farklı bir ses verdiğim ortada. Belki de bir dilbilim araştırma konusu. Buna en iyi örnek Ahmet Arif'in benzersiz sesidir. O ses kendi coğrafyasının yaşantılarından doğuyor olmalı.

Kunduz Düşleri|6

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 4