Diğer Diller
| Fadıl Öztürk'le söyleşi / Mehmet Çetin |
|
''ateşe konuş küle ağla''
Mehmet Çetin: Ateşle konuşup küle ağlamanın içinden geldiğin kültürle ilişkisini merak etsem? Fadıl Öztürk : ''İnsanın hayatında olan herşey benim de hayatımdadır'' demiş olmalı birileri, yok, demedilerse, ben söylemiş olayım. Ateşe su dökmeyen, yüzünü sabah güneşine dönüp duasını okuyan , eşikleri öperek evinden çıkan, kurda kuşa ve doğadaki her şeye kendince anlamlar yükleyen bir kültürden beslenerek geldim. Dört kitaptan evveli, yani Zerdüşti inanışın her türlü etkisinin hâlâ yaşadığı bir coğrafyanın çocuğuyum. Dağlara yaslanıp, sularda arındık; balıklarla konuşup, kuşlarla havalandık. İyilik ve kötülük kavramlarını bir iktidar aracı olmaktan öteye, doğa ve insanla daha adil ve eşit bir hayat ilişkisi için kullandık. Bu nedenle ateş 'dar' a durmayı bilmek, kül ise 'ahh' etmeden yanmayı bilmenin sonrasında hesapsız kitapsız çekip gitmeyi bilmektir... - ''Rahatsız olun...'' diyorsun, neden? - Şu anda İstanbul'da kime ''nerelisiniz?'' sorusunu sorduğumuzda, kimse size İsatnbul'un bir semtini anarak oralı olduğunuzu söylemez. Yani istanbul'da kimse yerli değil, ama bazıları, ille de Kürtler yabancı sayılıyor. Belki de kimse rahat değildir, çünkü İstanbul'da bile özleniyor göçüp gelinen yerler. Belki de artık özür dileme duyumu yitirdim. Hesabım burada yaşıyana değil, bizi bir mecburiyet kutusuna sıkıştıran her türden iktidar ve iktidar ilişkilerinedir. Zaten onlar rahatsız olmazlar bu durumdan. Ama bunca büyük alt, üst oluştan sonra bile, birileri hâlâ rahatsız olmuyorsa, onun rahatını kaçırmak da edebiyatın boyun borcu olsa gerekir, değil mi? -Sen yatılı okurken Munzur akıyordu; ya şimdi? -Değdiği her taşla konuşan , kıvrıldığı yerde o güzel endamıyla yürüyen, sesini yamaçların meşe yeşilinde yankılatan ve acılarından arınmak için yılda bir sefer kan gibi akan Munzur'un barajlarla sesini, akışını, gurbette bile olsak bizdeki düşsel varlığını da alıp götürmek istiyorlar. Şimdi de o barajları yaparak Munzur'u uslamak istiyorlar. Yüz yıllardır ''Ora'' insanını bir türlü uslayamadılar. Dağlardan başladılar insanalrı değiştirmeye, başaramadılar, şimdi sulara yöneldiler. Akmayan bir Munzur'u düşünmek bile istemiyorum... -Ülkeyi Ankara'dan değil, Ovacık'tan okumak ne kadar ezber bozucu? -Ora'da devlet çıt çıksın bile istemiyorsa, yemek ve içmek karneye bağlanmışsa, bi saatten sonra sokağa çıkmak yasaklanmış ve o saatten sonra özel beslenmiş köpekler sokağa salınmışsa, insanlar korkularını ironilerle dışa vurmışlarsa, dağlar Afganistan'ı hatırlatsa da , Ovacık Tunceli'ye, Tunceli Ankara'ya bağlıdır. Ovacıki her il ve ilçe gibi bu Devlet'e karşı görevlerini yerine getirirken, devlet her il ve ilçeye baktığı gibi bakmıyor Ovacık'a. Bu yüzden Ovacık'tan 'Devlet' pek iyi görünmez. - ''Bir köpek sesi''nin hayatından eksilmesinin açık bir yara gibi sende yaşaması? -İnsan sadece anne, baba, kardeş, amca, dayı, hala, teyze, komşu, o köylü, o kentli, o ülkeli olarak yaşayıp, büyümüyor. Her insan büyürken çiçekleri tanır, kışı, baharı tanıdığı gibi. Kendi ihtiyaçalrı temelinde besleyip büyüttüğü hayvanları tanır. Irmakların iki halini de tanır. Leyleğin göçüne tanık olarak büyür. Beraber büyüdüğümüz bir hayvanla da anılarımız olur. Zaten anı oluşturacak kadar bir yaşanmışlığınız olmuşsa o hayvanla, o artık uzaklaştığınızda özleyeceğiniz, yakınlaştığınızda sevineceğiniz bir yakınınızdır. Benim köpeğim bi yakınımdı ve onsuz hayatımda eksilen sadece bir ''ses'' değildi. -''Şüphe keman gibidir; insanı ya devrime ya vereme götürür'' derken, ne? -Fizikteki bir kurama göre; ''Doğa kolay olanı tercih eder.'' İnsan yaşarken kendini, hayatını garanti altına almak için statik olanı önemser. Şüphe kendi içinde değişimi taşıdığı için insanı tedirgin eder. Felsefenin de temelinde şüphe yok mudur? Bir dönüşümü isterken, hayata ödünsüz soru sormayı ve bu soruların sonuçlarına katlanmayı beraberinde getirir. -İstanbul'da Rum ve Ermeni; Mardin'de Süryani yoksa; nere vatan, nere gurbettir bize? -Çok uluslui çok dinli, çok renklilikten, tek uluslu olmanın ''hayrına'' eksiltilerek bu güne gelindi. Benim şarkıalrım çok dinli. Her insan sürgün edildiğinde sınırlarım bozuluyor. Vatan duygum o an, kça numara ayakkabıyla nereye ayak basıyorsam o kadar. Yani benim yurdum kırkiki numara! -''Ape Musa'ya pilavı uzatan Ağrılı Memo''nun gözlerini anlatmak istersen? -Memo Ağrılıdır. Abisinden devralmıştır, o köşede pilav satmayı. Taşlarından ayaklanmış bir pirinç kadar temizdir gözleri. Bie yerden gelmiştir, hiç oralı değildir, kendi dilinde rüyalar görür Memo'nun gözleri. Bir dala konmuş da bir türlü havalanamayan kuşun havalanma duygusu taşır Memo'un gözleri. Otogardan Ağrı'ya kesilmiş bir bileti özler Memo. Memo'nun gözleri bir türlü uslandıramadığım gözlerime benzer, içine ağlarken dışına gülen... -''Bir kadının kötüsü olmak'' neden iyidir? -Erkek egemen sistemin farkında olan ve ve karşı duran, ama bunu tümden sonlandırma erkine sahip olmadığını bilen bir fani olarak görüyorum kendimi. Hiç bir şey yapamıyorsam ''bir kadının'' kendisini iyi hissetmesi için ''onun kötüsü'' olmaya razı olma halim olarak anlaşılsın bu; ve belki bu da kötüdür ama bir kadının iyisi olmaktan her halûkarda daha iyidir! Bu dediğimi mağdur erkekler sanırım daha iyi hissederler.... -İnsanların doğa ya da çöle, çöllerin ve dağların insana benzediği yerlere inenler var hâlâ? -İyinin ve kötünün birbirine karıştığı , üç boyutlu bir resime benziyor dünya. Doğudan bakınca o Amerikalı, batıdan bakınca doğudaki o diktatör kötü görünüyor. Bütün iyiler sokakta ve etkileri bir çöl fırtınası kadar bile olamıyor.Tepinen iki hayvanın ayakları altında mazlumlar kalıp ölüyorlar. Bunun sonrasında ise doğanın dengesi, insanın da morali bozuluyor işte! -Örümcek, Ladin'i saklandığı mağaranın girişini ağlarıyla örecek mi? -Evet örümcek, Ladin'i saklandığı mağaranın girişini ağlarıyla ördü. Muhammed'i de örümcek kurtarmıştı bir keresinde. Örümcek bunu hep yapardı zaten. Kişiler hiç önemli değildi. Örümceğin kıymeti önemli kişileri, zor zamanlarda kurtarmaktan gelmiyor. Eğitilip bir hayvanat bahçesinde teşhir edilememesinden geliyor. ''Ömer Adaleti''nde her seferinde mutlak bininen devenin değişmez kaderi insanlarla hayvanlar arasındaki adaletsizliği de dışa vurmuyor mu? Ama Saddam'ın mağaraları değil srayları var. Ama örümcek bu, kimi ne zaman nerede kurtaracağını ancak kendisi biliyor. Bir beni kurtarmıyor; banyomu artık terketse iyi olur! -Geçmişten geldiğini ve içine acayip bir hüzün çöktüğünü söylerken? -O geçmişte, başkente yürümüş kuşaktan biri olarak geriye baktığımda sevinç ve hüzünlerimi tartacak terazi bulamıyorum. Bu dünya hâlâ değişmelidir. Ama biz değişimi kendimizden başlatmadığımız sürece iyi ve güzeli bilen, ondan ısrar eden ama hep yenilen olarak kalacağız ve ne yazık ki tek bir ömrümüz var... -''Ortak görülecek rüyalar için vedalaşmıyorum'' diyorsun, nasıl bir rüya bu? -Vedalaşmayı, vedalaştığın insanın o son gülüşünü hiç unutmamayı bana hatırlattığı için istemiyorum. Gidenlerin çoğu gelmedi, sanki geride bir ben kaldım sanıyorum... evet, ortaklaşıldığına inandığım rüyama ya da düşüme gelince; insanın insanla, börtü böcekle, havayla, suyla, balıkla, fille, kelebekle eşitlendiği, içinde durduğum şiir pratiği bazında da herkesin şiir yazdığı, şairin olmadığı bir dünyadır benim özlediğim... - - mart' avrupaÜTOPİYA
|


